12.05.2018

FİLMEKİMİ: The Beguiled

Kaan Kavuşan

Sofia, Siegel’e karşı: The Beguiled

Lost in Translation’dan beri yıldız yönetmen kategorisine dahil edilen Sofia Coppola son filmi The Beguiled ile Cannes Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen” ödülüyle döndü dönmesine ama bunun nedenini pek anlayamadım. Filmin girişinde, geniş açıyla çekilmiş, sarp ormanlık alanın tablo gibi müthiş resmedilişi mi, filmin gerisindeki karanlığa tahammüle sebep olan? Yoksa put gibi dikilen Nicole Kidman ve motivasyonlarını belli etmeyen diğerlerinin oyunculuğunun “minimalism is the new sexy” kalıbına uyuşu mu? Kimilerince tek geçer “cool”luk göstergesi sayılan Avrupa sinemasının kalıplarına uyulması mı? Ya da kadın bir yönetmenin başarılı olmasına duyulan özlem mi? Hepsinden biraz var galiba. Politik doğruculuk çağının, imaj üzerinden fikirlerin şekillendirildiği bir dünyanın yansıması Sofia’nın The Beguiledı. “Öyle de arızalı ki, anlatamam” diyeceğim ama deneyeyim…

Film temelde Amerikan İç Savaşı sırasında görev alan yaralı bir askerin “kız okuluna” düşüşünü ve hepsinin erkeklere karşı olan duygusal zaaflarıyla oynayarak hayatta kalmaya çalışmasını konu ediliyor. Yaralı askeri mantar toplarken bulan genç bir kadın, onu okuluna taşıyor. Başlangıçta ortamda pek bir şey yok, küçük saf bir heyecan dışında… Daha sonra evde bir erkeğin varlığı tüm kadınlarda bir değişime sebep oluyor. Sıkıntı da burada başlıyor, kadınların hepsi duygusal olarak kontrolsüz ve zayıf bir şekilde, sahte bir beyefendi olan bu askerin duygusal cazibesine (dikkatinizi çekerim “cinsel” demiyorum) kapılıyor ve oyuncağı oluyor. Üstelik asker de pek çaba sarf etmiyor. Hafif flörtöz laflarla herkesi etrafına topluyor. Farrell’ın canlandırdığı Onbaşı McBurney’ye 13 yaşındaki Amy dahil hemen hemen herkes abayı yakıyor. Bir tek babası Güney adına savaşan ufak kızcağımız kanmıyor ama onu da en arka sıraya yollamış Coppola sırıtmasın diye. Arada bir ellerine cetvelle vuruyor konuşunca filmde rol çalan önerisine kadar. Kadınlar öyle edilgen, öyle naif ve yaralanmaya öyle açık ki hiçbirine inanası gelmiyor insanın. Kadının bu resmedilişi adeta sinirlerimi bozdu benim.

Oysaki 1971 yılında Don Siegel tarafından yönetilen ilk çevrim, karakterlerin üzerine Coppola’nınkiden en az 3-4 kat daha fazla eğilerek bize olayların neden böyle geliştiğini anlatmaya çalışıyor. Siegel’ın kadınları erkeği cinsel olarak elde etmek, ondan faydalanmak istiyorlar. (Ona âşık olan tek karakter Edwina karakteri) Dolayısıyla Coppola’nınkinden çok daha güçlü bir konumdalar ve iktidar isteklerini kendi aralarındaki çatışmalarda da erkeğe karşı da belli ediyorlar. Hatta evin ergenliğinin son demlerinde olduğu belli olan iki kızı, milliyetçi sebeplerle açıkça burada bulunmasından rahatsızlar ve bu konuda bir şey yapmak da istiyorlar.

Coppola Karakterleri Sığlaştırıyor

Siegel’ın versiyonunda McBurney sadece cinsel cazibesiyle değil, aklıyla da kadınları manipüle etmeye çalışıyor. Bayan Martha’nın ensest ilişki yaşadığını öğrendiği ağabeyine benzediğini anlıyor ve buradan bir iki sömürü noktası yaratıyor kendine. Yeniden çevrimde yer almayan köle kadının özgürlük isteğini, kaçışı için manipüle etmeye çalışıyor. Coppola’nın versiyonunda bunlar yok. O, “ben sadece gösteriyorum, motivasyonları açıklamam gerekmiyor” bahanesine sığınıyor. Karakterleri bir hayli sığlaştırıyor bu haliyle.

Bunu sadece kadınları resmederken de yapmıyor üstelik. Clint Eastwood’un canlandırdığı Onbaşı McBurney’nin flashbackleri aracılığıyla ne büyük yalanlar söylediğini Colin Farrell’da göremiyoruz. Farrell’in Eastwood’tan iki gömlek geride bir inandırıcılığı var. Bunun sebebi de ne onun kadar doğru dürüst bir geçmişi ne de onun kadar “alfa” olmayışı popüler bir deyişle. Coppola, daha minimal, daha ‘budanmış’ bir film yapmak adına Siegel’ın filmdeki tüm güç savaşların da karakterlerin kişiliklerini de es geçiyor.

Böylece Coppola’nın versiyonu “dananın kuyruğunun koptuğu” yani askerin “kangren sebebiyle” bacağının kesildiği sahneye gelirken, bir zaman sıçraması yaşatıyor adeta. Bayan Martha’nın bunu neden yaptığını pek anlayamıyoruz. Hatta gerçekten kırık bir bacağın kangren olacağını düşünüyor olduğunu düşünüyoruz. Herkes iyi ama sömürülmüş insanlar o ana kadar. Oysa Siegel’ın Bayan Martha’sının büyük korkusu, tartışmaya yer bırakmayacak bir şekilde askerin gitmesini istemeyişi, onu fantezilerinin odağındaki şekilde yakında tutma isteği. Üstelik askerin bacağının kesilip belâsının bulmasının ardından isyana kalkışmasıyla, kadınlar bir olup zehirleyerek bir ceza daha kesiyorlar McBurney’ye. Oysa Coppola’nın versiyonunda aynı olay, Bayan Martha’nın “acımasızlığa başvuramayız” diyerek önce nazlanarak gene bir erdem sergileyip sonunda nefs-i müdafaa uğruna, “onu öldürmezsek o bizi öldürecek” fikrine teslim olmasıyla bitiriyor.

Filmden maçoluğu söküp atayım, seksist yapmayayım derken daha az maço ama daha çok seksist hâle getirmek de bir feministe nasip olmuş! Kadına sadece edilgen, doğasından gelen ancak zor anlarda bozulabilen bir naiflik atfetmek; elinden gücü, inisiyatifi ve iktidarı almak daha seksist bir eğilim diye biliyorum sonuçta…