20.09.2017

Filmekimi’nde Kaçırmamanız Gereken Filmler

Yavuz ABUT

England is Mine / İngiltere Benim

İngiliz yönetmen Mark Gill’in ilk uzun metrajlı çalışması ‘England is Mine’, 70’li yıllarda Indie-Rock’ akımının bir simgesi olan Morrissey’in yaratıcı yıllarını irdeleyen yarı biyografik bir film. Film, liseden sonra kendi yolunu çizmeye çalışan İngiliz müzisyen Steven Patrick Morrissey’nin gençlik dönemlerinden (the Smiths öncesi) bir pasaj sunuyor. Morrissey’e son yıllarda yıldızı parlayan ve Dunkirk’te de rol alan (pilot Collins) İskoç yıldız Jack Lowden hayat veriyor.

Genel anlamda Morrissey, odasına kilitlenmiş vaziyette eski kayıtları dinleyip sürekli Shakespeare, Oscar Wilde gibi klasik edebiyat türlerine ilgi duyan ve sesi için yaratıcı bir çıkış bulmaya çalışan son derece depresif bir genç olarak gösteriliyor. Tabii ki bu dönem Morrissey’in hayatının en belirgin kısmı değil… Yavaş yavaş iç dünyasındaki o derin buhran ve “deha” olduğu fikrinin gün yüzüne çıkması gecikmiyor. Senaristler Gill ve William Thacker’ın, karakterin bu rota değişikliğinde etkili bir işçilik çıkardığı söylenmekte…

Büyük eleştirilere rağmen Lowden’ın başlangıç performanslarından birini izlemek adına görülmesi gereken filmlerden biri olabilir England is Mine. Son tahlilde bir müzisyenin yer yer yarattığı müziği kullanamadan, Steve Jobs havasında sürekli yokuş yukarı mücadele etmek zorunda kaldığı ilgi çekici bir hikâye sizi bekliyor… Morrissey hakkında hiçbir fikriniz olmasa bile bunu yapın… Sanatçı tarafından senaryonun onaylanmadığı bilgisini de ekleyelim. Alın size izlemeniz için bir sebep daha…

https://www.youtube.com/watch?v=4DHJa10Sa8A

 

 

Yusuf YETİŞ

Loveless / Sevgisiz

İlk uzun metrajı Return (2003) ile beraber, dünya sinemasına kuvvetli bir giriş yapan Zvyagintsev, daha sonra çektiği The Banishment (2007) ve Leviathan (2014) ile yeteneğini iyice kanıtlamış, adından söz ettirir hale gelmişti. Birbirinden güzel üç yapım ile karşımıza çıkan Zvyagintsev, dördüncü uzun metrajı olan ve Cannes Film Festivalinde, Jüri Özel Ödülü kazanan Loveless filmi ile Film Ekiminde karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Rusya sinemasının, son dönemlerindeki en yetenekli isimlerinden olan Zvyagintsev’i bilenler için filmografisini tamamlamak, bilmeyenler içinse sinemasına başlamak için harika bir fırsat. Başrollerinde Maryana Spivak, Andris Keiss ve Aleksey Rozin’in yer aldığı film, boşanma aşamasındaki bir çiftin yaşadıklarına ve parçalanan ilişkilerine ışık tutuyor.

Bir önceki uzun metrajı Leviathan ile 2014 Cannes Film Festivalinde, Palme D’or dalında, Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filmi ile yarışan Zvyagintsev, bu ve bundan sonraki yapımlarıyla da film festivallerin baş konuklarından olacağa benziyor.

https://www.youtube.com/watch?v=s6QmSPNeNzk

 

 

Zekican SARISOY

120 Battements Par Minute / Dakikada Kalp Atışı 120

-Ben HIV+’im, hepsi bu. Aslında bu kadar basit.

Robin Campillo’yu üçüncü defa yönetmen koltuğunda göreceğimiz “120 Battements Par Minute”ü Filmekimi’nde izlemek için öyle çok neden var ki!

“Les Revenants” (2004) gibi kavramsal olarak iyi bir distopya örneği ve “Entre Les Murs” (2008) gibi yine bir o kadar iyi bir toplumsal çözülme öyküsü ile geçmişte bir noktada karşımıza çıkan Campillo’nun, bu yeni filmine dair bizi çeken noktalardan ilki, sinemacının temiz bir öykü anlatıcısı olması belki de. Bir noktada yer aldığı filmlerde kurduğu öykülerin içine iliştirdiği her bir karakterin, koca bir bal peteğini taşıyan arılar gibi eşsiz bir formülün özünde erimesi, filme ve durduğu noktaya ilişkin kurduğunuz o özdeşlik duvarında sizi süregelen bir askıda tutuyor. Devamlılığı olan bir askı bu. Buna sürdürülebilir de diyebiliriz sanki. İnşa edilen filmsel atmosferde, ilahi bir göz gibi var olan alanı bir o kadar dışardan izlerken, içerden gelen kokulara da asla yabancı değiliz.

Tarihsel çerçevede seksenler ile birlikte Avrupa’da kaosa neden olan ve hatta doksanlara dek ölümle noktalanan HIV+ olma halini masaya yatırıyor gözüken 120 Battements Par Minute, her şeyi kendine hak gören makro iktidarın oluşturduğu kitlenin karşısında yok sayılan bir azınlığın öyküsü. Sadece döneminde değil, filmsel gerçekliğin yıllar yıllar sonrası şimdilerde dahi “gey kanseri” olarak tanımlanan kronik bir birlikteliğin, yaşam standartlarını düşürmesi ya da birilerinin yaşam standartlarını daha bir düşürmesi, erişim problemi gibi sorunlar. Sevdiğin bir müziğin temposu kadar bazı şeyler. Doksanların orda bir yerde, Filmekimi’nde. Heyecan duymak ve az biraz filme dair zihin okumak hep bundan işte.