23.02.2017

!f İstanbul: En man som heter Ove

İnsanın içini ürperten, duygularını alt-üst eden bir atmosfer…

Hannes Holm’un 1987’de televizyon dizileriyle başladığı yönetmenlik kariyerinde belki de yaptığı en başarılı iş olan En man som heter Ove, onu Oscar’da son düzlüğe ulaştırmayı başardı. Frederick Backman’ın çok satan romanından uyarlanan, Oscar’da Yabancı Dilde En İyi Film dalında son beşe kalarak İsveç’e çok da aşina olmadığı bir duyguyu yaşatan filmi, !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali sayesinde izleme şansı bulduk. Bizim karşımıza gelene kadar birçok festivalden elini kolunu doldurup, büyük oranda zaten rüştünü ispatlamıştı. Böylesine nam-ı yürümüş bir filmi, izlemeden önce beklentiyi yüksek tutmayı engellemek ne yazık ki mümkün değil. Bu nedenle elbette beklenti çıtası oldukça yüksek bir şekilde izlenen En man som heter Ove, abartısız söylüyorum, kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor.

İskandinavya ülkelerinin filmleri nedense oranın soğuk ikliminden mi yoksa sessiz sakin geçen huzurlu hayatından mı nedir bilinmez ama tuhaf bir durgunluğa ve soğukluğa sahiptir. Lakin bu durum zannedileceği gibi filmi ruhsuzlaştırmaz. Aksine insanın içini ürperten, tüm sinir sistemine dokunan, duygularını alt-üst eden bir atmosfer yaratır. İsveç’in en başarılı yönetmenlerinden Ingmar Bergman, Roy Anderson, aynı zamanda ülkemizde de filmleri gösterilmiş olanlardandır. Bu isimlerin filmlerine baktığımızda hepsinin eserlerinde de bahsettiğimiz koşullar geçerlidir. İşte Hannes Holm da bu isimleri takip eden fakat sineması yine hemşerileri olan Ruben Östlund, Tomas Alfredson’un anlaşılır tarzına daha yakın bir yol izlemekte. Fakat Anderson’un mizah anlayışından, Bergman’ın insan ruhuna olan yolculuğundan da etkilendiğini inkâr edemeyiz.

Zıtlıklar hikâyeyi inceden inceye müthiş güzel laflar söyleyen bir seyre dönüştürür

Eşini yeni kaybetmiş, işinden zoraki emekli olmuş ve kalp hastalığı olan, aksi, çekilmez bir ihtiyardır Ove. Ölen karısının eşyalarını bile toplamadan günlük hayatın rutinine devam etmektedir. Her gün karısının mezarlığına gitmek, sitede her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol etmek ve gördüğü herkese çatmak Ove’nin günlük rutinleridir. Fakat karşı eve taşınan aile, Ove’nin hayatında güçlü değişikliklere neden olacaktır. İranlı hamile kadın, İsveçli bir erkek ve iki çocuktan oluşan bu oldukça rahat, tantanalı ve biraz da kural bozucu aile, aslında Ove’ye de onun rutinlerine de taban tabana zıttır. Fakat bu zıtlıklar hikâyeyi inceden inceye müthiş güzel laflar söyleyen bir seyre dönüştürür.

Ove’nin bir yandan çocukluğundan başlamak üzere anılarını yad etmesine şahit olurken bir yandan da bu yeni komşu aileyi tanımamız ve Ove’nin onlarla kurduğu ilişki paralel bir şekilde ilerler. Ove’nin özellikle hatıralarının flahsbacklerle kurguya mükemmel bir şekilde uyumlu ilerlemesi gözden kaçmayacak başarılarından biri filmin. Ove’nin her intihar girişiminde geçmişi hatırlaması ile onu daha yakından tanır, sever, hatta kollarımızla sarıp sarmalarız. Yönetmen her geçmişe gidişte Ove’nin neden şimdilerde aksi, çekilmez biri olduğunun yanıtını oldukça tatmin edici bir şekilde verir.

Koca kalpli bir adam…

Yaşıl ve hayattan beklentisi kalmamış bir adamın karşısına tesadüf eseri çıkan çocuklu bir kadın ya da sadece çocuk ile hayatının gidişatının değişmesi aslında çokça aşina olduğumuz bir konu. Henüz yakın zamanda izlediğimiz Ken Loach ustanın, kendisine Cannes Film Festivali’nde de büyük ödülü getiren I Daniel Blake ile temelinde aynı mevzu vardır. I Daniel Blake ile akrabalığı olan filmin aynı yıl içerisinde çekilmiş olmaları tatlı bir tesadüf olsa gerek. Daniel de yalnız ve sağlık probleminden dolayı çalışamaz raporu verilmiş bir adamdır. Tesadüf eseri karşılaştığı iki çocuklu bir kadın ile yollarının kesişmesi sonucu Daniel’in hayatı farklı bir yöne evrilir.  Elbette birçok farkları da olmasına rağmen bu koca adamların biraz da onlara belki de eşlerini hatırlatan kadınlar, hiçbir zaman sahip olamadıkları çocuklarla hayata dönüşleri, genç komşuları ile olan dostlukları ve bürokrasi ile olan çetrefilli, memnuniyetsiz ilişkileri o kadar benzer ki.

Uzun lafın kısası, ister İsveç ister İngiltere ister dünyanın bambaşka bir köşesi olsun, yalnız, hasta bir huysuz bir ihtiyar kuşkusuz hepimizin çevresinde vardır. Ve bu aslında tıpkı Ove gibi koca yürekli –buradaki deyimi sadece mecaz anlamıyla değil gerçek anlamıyla da kullanmaktayım- adamların yaşamlarına günlük rutinlerimiz içerisinde belki dokunamamaktayız. Lakin bu filmi izleyince dil, ırk, yaş, cinsel tercih ya da her ne olursa olsun hiçbir fark dostluğun, sevginin ve iyiliğin önüne geçemeyeceğine bir kez daha kanaat getirip, çevrenizde belki bir Daniel belki de bir Ove aramaya başlayacaksınız.