16.09.2023
Kentlerin Fotoğrafını Çeken Filmler
Hasan Nadir DERİN
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Her sinemasever için, kendi şehrinde çekilen bir filmi izlemek ayrı bir duygu uyandırır. Filmde görülen mekanlardaki anılar, yıllar içinde yaşanan değişimler, bazen filmin de ötesine geçer. İşte bir kısmı, ya da hepsi Ankara’da geçen filmler de, bu satırların yazarı için öyledir. 2000’li yıllarda, Ankara’yı mesken tutularak çekilen filmler arasında da Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in ayrı bir yeri vardır.
Çok erken kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın bu ikinci ve ne yazık ki son uzun metrajlı filmi, Barış Bıçakçı’nın romanından uyarlanmıştır. Filmin ana kahramanları Ender, Çetin ve Nihal’i, Ankara’nın farklı mekanlarında, sokaklarında dolaşırken görürüz. Bazen, sadece Ankaralı olanların anlayabileceği, oradan oraya gitmek saatler sürer ama dediğimiz hatalar da vardır ama ne gam, filmde Ankara’nın havası, Ankara’nın soluğu vardır. Otuzlarındaki iki karakterin hoşlandıkları genç kıza açılamamalarındaki naiflik bile, Ankara kokar. Filmin afişindeki gibi, her şeyin arka planında, siz fark etmeseniz bile Ankara vardır.
La Villa (Deniz Kıyısındaki Ev)
Bazı yönetmenler, bazı şehirler ile özdeşleşmişlerdir. Bazen farklı mekanlarda film çekseler de isimleri hep o şehirle anılır. Scorsese ve New York, Godard ve Paris, Shyamalan ve Philadelphia gibi. Bu konuda, çok da popüler olmayan bir şehir ve yönetmeni ele alalım. Robert Guédiguian ve Marsilya. Guédiguian’ı tanımayanlar için, Ken Loach’ın Fransız ruh ikizi diyebiliriz. Marsilya doğumlu olan ve işçi sınıfı bir aileden gelen Guédiguian, filmlerin çoğunda yine işçi sınıfını anlatır ve hikayelerinin çoğu da Marsilya’da geçer. Pek çok filminde de aynı oyuncu kadrosu ile çalışan Guédiguian, ekibi ile adeta bir aile gibi olmuştur (çoğunlukla baş kadın oyuncusu olan Ariane Ascaride için, gibi de fazla, zaten evliler). Bu dosya için Guédiguian’ın, Marsilya’da geçen herhangi bir filmini seçebilirdik. Ülkemizde, festivaller dışında, vizyona giren, yanılmıyorsam tek filmi, La Villa’nın bilinirliği daha çok olabilir diyerek bu filmi seçtim. Biraz daha üst sınıf bir ailenin hayatını anlatsa da bu kez göçmen sorununa değinen Guédiguian, yine Marsilya’nın atmosferini perdeden seyircisine taşımayı başarır ve o coğrafyayı görmeyen seyircisine, bir gün oraya gitmeliyim dedirtmeyi başarır.
Blade Runner
Bir filmin bir şehirle özdeşleşmesi için, o şehrin gerçekten var olması bile gerekmez. “2019, Los Angeles” diye açılan Blade Runner, geleceğin alternatif bir Los Angeles’ını gözler önüne serer (filmin gösterime girdiği 1982 yılı için, uzak bir gelecek). Ridley Scott bizi, sürekli karanlık ve yağmurlu, her yerinde patlamalar olan ve ortaya sisler yayılan bir şehrin sokaklarında dolaştırır. Gökyüzü, sanal reklam panoları ile dolmuş, şehirse bu reklamlarla hiç ilgilenmeyen yoksul bir sınıftan oluşmaktadır. Az sayıdaki zenginler ise, dev ve korunaklı gökdelen tarzı yapılarda yaşamaktadır. Blade Runner’daki Los Angeles, Hollywood filmlerinde gördüğümüz aydınlık ve düzenli şehirlerin tersine, kaosun tam anlamıyla yaşandığı bir şehirdir. İçinde yaşamayı arzu edeceğimiz bir şehir değildir belki ama filmi izlerken o sokakların, o dünyanın atmosferini iliklerimize kadar hissederiz.
