16.09.2023
Kentlerin Fotoğrafını Çeken Filmler
Hilal ÇETİNDER
Caro Diario
Roma; müze şehir. İtalyan yönetmen Nanni Moretti, başrolünü de üstlendiği üç öykülük ‘Sevgili Günlüğüm’ün ilk bölümü in Vespa’da (Vespa’mda ya da Vespa’nın Üzerinde) motosikletine atlayıp seyirciye Roma’nın sevdiği bölgelerini, semtlerini gezdiriyor. Dönem, bütün İtalya’nın aynı anda tatile çıktığı Ağustos ayı. Sokaklar bomboş. Roma’nın aynı renk evleri ve yeşille iç içe geçmiş tarihi dört bir köşede. Sadece bu bölümle bile tası, tarağı toplayıp o vespanın peşine takılmak isteyebilir insan… Sevgili Günlüğüm’de hayat olağan akışında; anlatım hafif belgesel ve kurgu hiç sırıtmıyor. Müzikler çok tanıdık. Gayet samimi eleştiri de var haliyle; politikaya, sosyal hayata ve yozlaşan kültüre. Yaşama tutkusu her karede. Sıcacık film kısacası; 1993’de Cannes’dan gelen En İyi Yönetmen ödülü de çabanın taçlandırılması…
In Bruges
Belçika’nın masal kenti Bruges; Orta Çağ’dan itinayla taşıdığı kültürü ve mimarisiyle kartpostal şehir tanımlamasına ne çok yakışır. Kanalları, köprüleriyle kuzeyin Venedik’i adeta.
İrlandalı yönetmen Martin McDonagh, ilk uzun metrajında Tarantino ile Coen Kardeşlere nazire, Amerikan sosuyla tatlandırdığı şiddet ve mizahı şaşırtıcı ölçüde iyi harmanlayarak, tansiyonu hiç düşürmeyerek ‘zoraki turist’ kahramanlarını oradan oraya koşturarak, senaryonun efendisi yaptığı Bruges kentinde son derece ilginç ve verimli bir keşfe çıkarıyor seyircisini. Kamera sürekli sürprizden sürprize devinirken, tiyatro sahnesinden taşıdığı özgün komedi anlayışını beyazperdeye başarıyla yansıtan McDonagh, olgun çalışmasıyla ‘yedinci sanat’a adımını atıyor ve bu romantik şehirle özdeşleşen bir film armağan ediyor bizlere…
Midnight in Paris
Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris) Gil’in, nişanlısı ve onun ailesiyle çıktığı Paris gezisinde yaşadığı dönüşümü, altın çağını deneyimleme hikayesini anlatır. Film, yağmur altında Paris’i, kafeleri, anıtları, Moulin Rouge ya da Louvre gibi mekanları kentin manzaraları eşliğinde sunar bize. Uzun uzun sokaklarda salınan açılış sahnesinin ardından Paris ana karakterlerden biridir artık. Sıradan senaryolar yazmaktan bunalmış, hayalini kurduğu romanını yazmaya hevesli Gil büyülenmiştir eşsiz şehirden… Ancak aklı, fikri hayranı olduğu ve ilham aldığı sanatçıların yaşadığı 1920’lerin Paris’indedir. Paris, şimdiki zamandan kaçan Gil’in kurgusuna, kendi ideal zamanına dönüşür böylece.
Nostalji, modernliğin karşıtı mıdır bilinmez, ama modernleşmenin getirdiği olumsuzlukları, belki de krizleri görmezden gelmenin hınzır yollarından biri olabilir. Öyle ya da böyle, Woody Allen’ın yazıp yönettiği ve ‘herkesin Paris’i kendine’ diyen Paris’te Gece Yarısı, her iki haliyle de Paris’e saygı duruşunda bulunan en güzel filmlerden şüphesiz.
