16.09.2023
Kentlerin Fotoğrafını Çeken Filmler
Uğur ESGÜN
İSTANBUL: Anlat İstanbul
İstanbul, yönetmenlerin hazır sinematografik mekânları bulma sıkıntısı çekmediği için rağbet ettiği bir şehir. Bu yüzden İstanbul’da geçen birçok filmi, özellikle de Fatih Akın’ın “İstanbul Hatırası”nı da tercih edebilirdim. Ancak Fatih Akın’ın filminin belgesel niteliği daha ağır basarken, aynı yıl çekilen “Anlat İstanbul”, tam bir kurmaca; beş ünlü masalı yapıbozuma uğratarak günümüz İstanbul’una uyarlıyor. Tüm öykülerin senaryosu ve başlangıç öyküsü “Fareli Köyün Kavalcısı”nın yönetmenliği Ümit Ünal’a ait. Devamındaki dört öykü (Pamuk Prenses, Kül Kedisi (Cindirella), Uyuyan Güzel, Kırmızı Başlıklı Kız) ise Ömür Atay, Yücel Yolcu, Selim Demirdelen, Kudret Sabancı tarafından çekilmiş ve tüm olay örgüsü aynı ustalıkla Fareli Köyün Kavalcısı’na dönülerek finale bağlanmış. Anlatıcılar, bizzat o öykülerde rol alanlar olabilir ama İstanbul da onlara sufle veriyor gibi.
Çocukluğumuzdan tanıdık bazı masal kahramanları İstanbul’a taşınmış ve bir tür metamorfoza uğramış haldeler. İstanbul, tüm kalabalıklarla birlikte onları da bağrında taşıyor; her birinin dramatik -daha doğrusu travmatik- öyküsüne yuva oluyor. Her birinin masalları anıştıran serüveni, tüm güzellikleriyle kontrast oluşturacak şekilde İstanbul’un arka sokaklarında, dehlizlerinde, kuytularında veya kalabalığında geçiyor. Böylelikle de farklı coğrafyalarda günbegün yaşanagelen insanlık trajedisi bir kez de İstanbul’un “karanlık yüzü”nden anlatılıyor. Güzellikleriyle bu karanlık yüzünü unutturan İstanbul da, tıpkı bu beş masal gibi bir tür yapıbozumuna uğratılmış oluyor. İlk seyrettiğimde filmden öyle bir etkilenmiştim ki; biter bitmez, -filmin müziklerini yapan Gökhan Kırdar’a haksızlık etmeyeyim ama- kafamda Teoman’ın “İstanbul’da Sonbahar” şarkısı çalmaya başlamıştı: “İstanbul bugün yorgun… Üzgün ve yaşlanmış… Biraz kilo almış… Ağlamış yine…” Unutamam!
BERLİN: The Man Between
Oldukça eski bir film. Siyah beyaz. Aslında romantik bir casusluk öyküsü. 1945 sonrasında savaşın harap ettiği, ikiye bölünmüş ve yıkılmış ama dirilmeye de çalışan Berlin’de geçen bir aksiyon. Savaş sonrası Berlin denince akla ilk, Wim Wenders’in kült filmi “Arzunun Kanatları (Der Himmel Über Berlin-1987)” gelir; ardından da belki Roberto Rosseli’nin “Almanya, Sıfır Yılı (Germania Anno Zero-1948)” adlı filmi… İkisi de savaşın Berlin’i nasıl bir hayalet şehre dönüştürdüğünü ustalıkla göstererek bir tür belgesel hizmeti de sunmuş olur. Yine de öylesi bir Berlin ile beni asıl etkileyen, pek hatırlanmayacak bu filmdir. Filmin olay örgüsü sayesinde zamanın ruhu ile mekânın ruhu eşleşmiştir. İnsanlar Berlin gibi bölünmüş ve bölünmeyi kaldıramamıştır; Berlin gibi hasarlı ve kaygılıdırlar ama aynı zamanda ruhlarını onarma, yenilenme ve geçmiş günahlarından arınmanın da peşindedirler. Doğu Berlin’de kalmış Brandenburg Kapısı’nın bugünkü haliyle ilgisi olmayan metruk hali, dümdüz edilmiş binalar, moloz tepecikleri arasında kıvrılan sokaklar, Wenders ve Rosseli’nin filmindeki gibi yine çok etkileyici. Bu filmi benim için özel kılan ise, geceleri bile devam eden hummalı inşaat faaliyetlerinin bizzat gösterilmesi ve Doğu’dan Batı’ya bir kaçırma girişimini konu edinen öyküde kritik bir mekân olarak kullanılması olmuştu. Filmin 1961 öncesinde çekildiği düşünülürse, henüz Berlin Duvarı örülmemiş ama -filmin dramatizasyonunu da arttıran- gece yarısında devam eden inşaat görüntüleri, bugünden bakınca Duvar’ın da bir gece yarısı ansızın örüleceğinin kehaneti gibi… Öte yandan “Opera’da Buluşma Sahnesi” aracılığıyla onca yıkıma rağmen birtakım yenilenmelerin hızlı bir şekilde başlatıldığını da ima ediyor: Harabeler ve inşaat iskeleleri arasında ışıl ışıl Opera Binası, etkili bir kontrast oluşturmuş. Doğu-Batı arasındaki geçiş sekansları da Duvar öncesi Batı’ya kaçışların alternatif yollarını sergiliyor… Bu filmin hemen ardından belki “Goodbye Lenin(2003)” -izlenmişse de bir daha- izlenmeli. Çünkü filmden tam 50, Duvar’ın yıkılmasından da 5 yıl sonra çekilmiş bu film, Berlin Duvarı’nın yıkılıp doğu batı birleşmesine doğru geçiş dönemini, sadece artık kaçmak zorunda kalmadan Batı’ya geçen insanların duygularının ve uyum sorunlarının değil mekânsal farklılıkların üzerinden de hissettirmek konusunda başarılı sayılabilir.
