13.01.2021

Modern Klasikler: Çingeneler Zamanı

Yusuf YETİŞ

Müzikal Bir Şölen: Çingeneler Zamanı

“Tanrı yeryüzüne geldiği zaman, çingenelerle anlaşamaz ve bir sonraki uçakla geri döner. Bu benim hatam değil…”

Herkesin bu hayatta çekeceği bir film varsa; Kusturica’nın Çingeneler Zamanı’dır.” der Slavoj Žižek Kusturica hakkında konuşurken. Emir Kusturica sinemasına hakim olan bir çok kişi tarafından tartışılmadan kabul edilebilinecek bir sözdür bu. Arizona Rüyası (1992) Yeraltı (1995) Kara Kedi Ak Kedi (1998) gibi daha bir çok başarılı filme atan Kusturica, tüm sihrini ise Çingeneler Zamanı’nda (1988) ortaya koyuyor. Cannes Film Festivali’nde, Kusturica’ya En İyi Yönetmen Ödülünü getiren film, tüm sinema eleştirmenleri ve izleyicileri tarafından tam not alıyor. Tamamı Çingene dilinde çekilen ilk film olmasıyla da kültür bekçiliği adına, sinema tarihinde önemli bir yerin sahibi oluyor.

“Hayallerimi kaybettim. Hayalleri olmayan bir çingene ne işe yarar ki?”

Yugoslavya’da, bir Çingene köyünde başlayan film, anneannesi, dayısı ve küçük kız kardeşiyle beraber yaşayan Perhan’ın (Davor Dujmović) hayat hikayesine ışık tutuyor. Belli başlı metalleri bükebilme, hareket ettirme yeteneğine sahip olan Perhan, hem hastalanan kardeşi için, hem de sevdiği kız olan Azra (Sinolička Trpkova) ile evlenebilmek için paraya ihtiyaç duyar. Kız kardeşini tedavi için Milano yakınlarında bir hastaneye götüren Perhan, beraberinde gittiği Ahmed ismindeki mafya/hırsızlık çetesinin liderine katılarak para kazanmaya çalışır. Bu yolla köye döndüğünde yeterince parası olacak ve sevdiği kızla evlenebilecektir. Hayatın kimse için pek yolunda gitmediği bir dünyada yaşadığımızı düşünürsek, bir Çingene için durumun bundan daha kötü olmazsa, daha iyi olamayacağı konusunda hemfikiriz sanırım.

“İnancını yitirirsen Tanrı sana sırtını döner. Ne Tanrıya ne insanlara bir yararın kalmaz. İşte benim sonum böyle geldi.”

Kusturica düş gibi bir yönetmen. Varolan dünyayı tüm yönleriyle, tüm görkemiyle sunmaya çalışan bir şair. Hüzün dolu bir gülümsemeyle bizi karşılıyor bu filmde. Goran Bregovic’in harika çalışmasıyla sunduğu Ederlezi şarkısının ritmini her duyduğumuzda, filmde veya filmden sonraki herhangi bir anımızda, hiç gelmeyen Godot’u beklerken buluyoruz kendimizi. Umut dolu bir bekleyiş hem de. Hiç açılmayacak kapılar önünde düşlerken buluyoruz kendimizi. Birileri unutuyor kimi beklediğimizi bir başkası hatırlatıyor. Hüzünlüyüz çünkü gelmeyecek yine de umut doluyuz çünkü bekliyoruz. Godot bugün gelmedi ama yarın mutlaka gelecek.Perhan tam da böyle bir yaşamın adamı aslında; uğraşıyor, didiniyor ve kaderini değiştirmeye çalışıyor, sevdiği kız için herşeyi göze alarak hareket ediyor fakat tam da o kapıyı tıklamanın zamanı geldiğinde ise kapı yüzüne sert bir şekilde kapanıyor. Azra’yı hamile bir şekilde kendini beklerken buluyor. Geçen yıllar içerisinde Tanrıya dair umudunu yitiren, sadece aşık bir ruh olmaktan çıkan Perhan, çocuğun kendisinden mi yoksa dayısından mı olduğunu bilmeden Azra’yı yanına alıyor ve günü geldiğinde çocuktan da kurtulma şartıyla bir daha yollara düşüyor.  Biz beklerken harcadığımız ömrü, bir başka yolla ama aynı şekilde Perhan da değiştirmeye çalışarak harcıyor. İkimiz de hiç gerçekleşmeyecek gibi duran durumlara tabiiyiz bir bakıma. Nitekim çocuğun kendisinden olduğunu öğrendiği an Azra’yı kaybeden Perhan, tüm bu bekleyişin, çabanın, uğraşın boşuna olduğunu fark ediyor ve yıkıldığı yer de anıtlaşıyor. Aynı sahneye eşlik edenin Ederlezi olması ise zaten ağlar gibi olan durumumuza bir parça da Birhan Keskin’in şiirinde geçen suyu kurumuş bir ağlamak ve bir rüzgarlı bayır içimizde.” dizesine yaraşır bir hâl ekliyor.

“Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri kimseye inanmıyorum.”

Kusturica‘nın asıl yaptığı bir topluluğa, kültüre yönelik övgü değil, bir tanıtım metni aslında. bir kültürü tüm dünyaya anlatıp, temeli önyargıya dayanan tüm argümanlarını ortadan kaldırmak için, o kültürü, olabilecek en iyi şekilde anlatmanız gerekir. Kusturica bunu yaparken sanatın en evrensel türleri arasında sayılabilecek olan sinema ve müziği kullanıyor. Edebiyatın daha yerel bir anlatım biçimi olduğu gerçeğini kabullenirsek, kalan iki anlatımın hem yükü artıyor, hem de anlatırken sahip olmanız gereken beceri miktarı bir hayli yükseliyor. Sinemanın becerikli ustalıkları yetmez, Tanrılarına da ihtiyacınız vardır artık. Tabii müziğin de öyle. Hemen hemen her doğanın en azından bir enstrüman çalarak yaşamına devam ettiği bir coğrafyada, müzik en akıllı seçim olsa gerek. Üstelik bu işi Goran Bregovic‘e emanet etmek, yapılabilecek en güzel seçimlerden biri. En kötü filmi bile müzikleriyle izlenebilir kılabilecek bir isim olan Bregovic’in, Kusturica gibi bir yönetmenin filmini, üstüne üstlük bu yönetmenin ustalık eserini veya Batılı bir ağızla söylersek; opus magnum’unu ne düzeyi taşıyabileceğini hayal edin. Sonra bu hayalin nasıl üstüne çıkılır şeklinde kendinize kanıt aramak için açın Çingeneler Zamanı’nı izleyin. Zaten izlediniz mi? Açın bir daha izleyin. Umudun hemen-hemen birçoğumuzu terk ettiği şu günlerde, Godot’u bekleyerek veya birşeyler yaparak yaşamın olağan kötülüğünü değiştirmeye çalışan herkese; bırakın umutla baksın size Perhan. Hıdrellez görüntüleri ve bir Çingene köyünden ve düğününden anlarla evinize konuk olsun Kusturica. Bunları anlatırken ki ustalığıyla hayran bıraktırsın kendini. Yaşam bir yerde değişecek diyenler ve Godot’un bir yerde gelip hepimizi kurtaracağına inananlar, buyursun ve bir parça umudunu da Perhan adına sürdürsün, ki günü geldiğinde yaşam iyiye gitsin veya Godot gelsin. Sadece bu inanç yeter.

“Sadece politikacılar kendini asmalı!”

Çingene kültürünü anlatma konusunda inanılmaz derece de büyük bir başarı sergileyen Kusturica, elbette ki bu başarısını; o kültürün içinden gelmeye borçlu, Goran Bregovic’in kendisininden o kültürün içinden gelmesi ve müzik adına temsilcisi olması ise filmin gerçekçiliğini ve kültür bekçiliğndeki kalitesini göstermeye yeter. Bu kültürün ilgililerinin Tony Gatlif sinemasına da bir göz atmalarını önerdikten sonra; finali, çingene hikayeleriyle büyümüş ve İspanya iç savaşı sırasında, henüz 38 yaşında iken, General Franco önderliğinde ki faşist gruplar tarafından kurşunlara dizilerek hayata veda etmiş, İspanyol şair, Federico Garcia Lorca ile yapalım;

“Deniz nedir bilmiyor

bu küçük kaplumbağa;

onu çingene doğurmuş,

atıvermiş sokağa.

Ya! denizi yok,

yo! denizi yok;

denizi yok,

salıvermişler sokağa.”