13.01.2021

Modern Klasikler: Naked

Yusuf YETİŞ

İngiliz Bir Flâneur’ün Hikâyesi 

“Johnny: Gidecek sonsuz sayıda yerim var benim, sorun nerede kalınacağı.”

Flâneur dediğimize göre önce kelimeyi anlamlandırarak işe başlayalım. Modern yüzyıllardaki şehir kavramı ve kültürüyle ortaya çıkan, Anavatanı Fransa olan, dilimize oradan geçmiş bir kelime. “Kalabalıktan hoşlanmak bir sanattır.” diyen Fransız şair Baudlaire, sanırım bu kelimenin ilk anlamlandırmasına ufaktan bir ışık yakmıştır. Kalabalıktan hoşlanma sanatı mı peki Flâneur’lük,  tabii ki hayır! Biz de ki çevirileri her ne kadar, avare ve gezgin şeklinde de olsa, kelimenin asıl anlamı; kalabalık ortamları, sokakları, caddeleri, kaldırımları kendine yurt edinen, oralarda evindeymiş gibi rahat eden adam demek. Sadece bu da değil, aynı zamanda bunu yaparken insanları gözlemleyip düşünce üreten kişi manasına geliyor. Yani kalabalıklardan hoşlanan adam olmak Flâneur’lüğün bir parçası ama bütünü değil. Mike Leigh’in 1993 yapımı Naked filminin başkarakteri Johnny, bu anlamlarıyla tam bir Flâneur. Sokakta yaşamaktan, rastgele önüne çıkanlarla sohbet etmekten hoşlanan biri. Yanında taşıdığı bir çanta dolusu kitapla, Londra sokaklarında geziniyor ve dünyanın sonu, evrim, tanrı, iyi ve kötü kavramları gibi kavramlar üzerinde konuşup izleyenlerine unutamayacakları replikler sunuyor. Hemen hemen her zaman söylemleriyle, davranışlarıyla düşündürürken, yer yer bunun bir adım ilerisine de geçip izleyicisini bir hayli geriyor.

Louise: Sıkıldım mı? 
Johnny
: Hayır hiç de sıkılmadım. Ben hiç sıkılmam. Herkesin derdi bu, herkes sıkılıyor. Doğa size açıklandı ve sıkıldınız, yaşayan beden açıklandı ve sıkıldınız, evren size açıklandı ve siz bundan da sıkıldınız. Şimdi yalnızca ucuz heyecanlar istiyorsunuz; bunlardan bol-bol istiyorsunuz. Ve yeni oldukları sürece ne kadar adi, saçma oldukları fark etmiyor. Hakkımda ne söylersen söyle ama ben hiç de sıkılmıyorum.”


Ödüllü bir film

1993 Cannes Film Festivali’nde başrolü David Thewlis‘e, en iyi oyuncu; yönetmeni Mike Leigh‘e en iyi yönetmen ödülünü kazandıran film, bir taciz sahnesi ile başlıyor. Başrol karakterimiz Johnny’nin bir taciz vakasının içinde olduğu sahnenin devamında, Johnny hızla koşmaya başlıyor ve polislerin kendisini arayıp aramadığını bilmeden Manchester’dan, Londra’ya kaçıyor. Burada eski kız arkadaşının evine giden Johnny, hiçbir yerde kalamama huyundan dolayı kendini yine sokaklara atıyor ve film bu şekilde ilerliyor.

Johnny: Hiç düşündün mü, sen hiç bilmesen farkına varmasan bile, yaşamayı hayal ettiğin en mutlu gününü, şu berbat hayatının en mutlu anını çoktan yaşamış olabilirsin ve geleceğinde hastalık ve acılardan başka bir şey olmayabilir.”

Uzun cümlelerden hoşlananların seveceği tarzda bir film Naked. Uzun-uzun monologlardan, diyaloglardan, görüntülerden çok kelimelerle uğraşmaktan hoşlananların seveceği tarzda, yaşamdan rahatsız olanların, onla uyuşmak için belli bir nokta aramak yerine onla uyuşulmayacağını düşünenlerin. Bu tarz bir düşünceye sahip bir karakter olan Johnny anti-kahraman tabirinin en güzel örneklerinden biri. 1999 yılında bilinen anlamda insanın sonunun geleceğini düşünüyor fakat insanın yaşamına evrim geçirerek başka bir formda devam edeceğini de söylüyor. Tanrıya inanıyor fakat tanrının iyi biri olmadığını söylüyor. Bunla da yetinmeyip “Ya Tanrı kendini eğlendirmek için bizi bıraktıysa?” cümlesini bile sarf ediyor.

“Johnny: Temelde benim söylemek istediğim birkaç yumurta kırmadan omlet yapılamayacağı ve insanoğlu sadece kırık bir yumurta.”

“Emma tarafından yazılan Jane Austen, en sevdiğim kitap.” cümlesi ise ufaktan bir güldürüyor. Dönem okurunun kitap adlarını bildiğini sadece onlardan konuştuğunu, yazarlarıyla ilgilenmediğini ifade etmek için ne güzel bir yöntem. Tüketim toplumunun şafağındayız, üreten insan yok artık. Önümüze gelen her şeyi tüketmek ile meşgulüz ve bunu o kadar hızla yapıyoruz ki, önümüze gelen şeyin ne kadar kötü olduğu, nitelik kavramından yoksun olduğu fark etmiyor. Biz sadece onu tüketmekle dolayısıyla yeni olmasıyla ilgileniyoruz. Mike Leigh’in Johnny karakterinin temelde söylediği bu. 1999 yılında ki bilinen insanın sonu tabirinin altında, üreten insanın sonu kavramına da ufak bir gönderme var. Bekçi ile yaptığı yaklaşık on dört dakika süren konuşma ise tüm sinema tarihinin en öğretici sahneleri arasındaki yerini alıyor. Johnny’nin tabiriyle sadece boşluğa sahip çıkıp onu herhangi birinin çalmasını engellemeye çalışan bir bekçi ve başkarakterimiz arasında geçen ve soluksuz takip edilmeye çalışılan bir sahne olarak kayıtlara geçiyor.

Johnny: İlk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? Elbette hayır. Ve nasıl ki o kurbağa Shakspeare’i hiç tasavvur edemediyse biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz.” 

Bazı filmler vardır size bir şehri sevdirir, Leos Carax’ın filmleri başlı başına birer Paris güzellemesidir mesela. Naked Londra sokaklarında geçmesi dolayısıyla her ne kadar Londra ile ilgili gibi dursa da, başkarakterimizin Manchester’a olan aşkı ve final sahnesinde Louise ile söylediği “take me back to Manchester” şarkısı, içinizde garip bir biçimde hiç görmediğiniz Manchester’ı sevdiriyor. Bir İngiliz Flâneur’ü olan Johnny’nin şarkıdan sonra kendini yeniden sokaklara atmasıyla final yapıyor.

Johnny: akıl, en zayıf olduğu gecelerin sabahında, hiç olmadığı kadar güçlüdür.”