17.04.2021

The Father: Ben Kimim?

İnsan yaşamı bir “kimlik” üretme süreci olarak tanımlanabilir. Burada akıllara “Kimlik nedir?” “Kimliğin gelişimi nedir?” gibi sorular gelebilir. Toplumsal yaşam ve bu yaşamın getirdiği şeyler kimliğin oluşmasında ön plandadır. Çocukluktan süregelen deneyimler kimliği farklı biçimlerde şekillendirir. Kimlik; deneyim, duygu ve anılar yoluyla oluşan bir bütündür.

Anthony, kimseye ihtiyacı olmadığını dillendirerek kızının getirdiği bakıcılarla sorun yaşamaktadır. Kızı ise yakın bir zamanda şehirden ayrılmayı düşünüyor olup aklının babasında kalmamasını ister. Ancak babasının inatçılığı karşısında elinden pek de bir şey gelmez. Babanın trajedisi çok çarpıcı bir şekilde işlenmekte olup hastalığın zihinsel yansıması sadece Anthony’e de değil, bize kadar geçmektedir.

Belirsiz zaman

Film bence bir noktada ikiye ayrılıyor, ilk kısım ilk on dakikasını kapsamakta olup o bölümü kızının görüş açısından izlerken kalan kısımları Anthony’nin zihninden birebir seyrediyoruz. Bu zihnin içine girdiğimizi hemen anlamıyoruz çünkü zaman ve mekan mefhumları belirsiz, filmin sonuna kadar neyin gerçek neyin sanrı olduğunu biz de aynı Anthony gibi bilemiyoruz. Filmde bazı metaforlar mevcut olup bunlardan en mühimi bence Anthony’nin saatidir. Bu belirsiz zamanda, Anthony o an kolunda olmayan saatini aramaktadır. Çünkü zamanı ve hayatını kontrol altında tutmak için saatini kontrol etmeyi istemekte olup bu şekilde bir nevi gerçeklikten kopmama düşüncesine haiz olmaktadır. Gerçeklik bu noktada önemlidir. Gerçekliğini yitirmesi demek her şeyini yitirmek anlamına gelmektedir.

Bu belirsizlik dönem dönem rahatsız edici olsa da bana kalırsa gizemini koruması açısından pek bir elzem. Filmin akışını kolaylaştıran ve izleyiciyi merak noktasında diri tutan bir belirsizlik yaratılmış olup bu, filme ince ince işlenmiş. Aynı saat gibi “kapı” ve “pencere” de metafor düzleminde ele alınabilecek konumdadır. Bunlar Anthony’nin saat gibi kontrol ettiği bir başka şeylerdir. O belirsizlik onu kontrol noktasına iten şey belki de. Bu iki metafor ise mekan belirsizliğini ifade etmektedir. Bu belirsizlikler filmin her tarafına dağılmış durumdadır.

Zihne yapılan yolculuk

Bu filmin yanına konusu itibariyle Julianne Moore‘un Oscar aldığı Still Alice (2014) filmini koyacak olursak bu film The Father‘dan bir yönüyle ayrılıyor, Still Alice‘de film, hastanın dönüşümünün ön planda olması ile çevredekilerin çaresizliği üzerine kurulmuşken burada her şey hastalığı yaşayan kişinin zihninde olup bitiyor.

Still Alice, daha optimist –özellikle Alice’in yaptığı konuşmayı göz önüne alınca- bir konumlanışta yer alırken, The Father ise realiteyi hiç eğip bükmeden net bir şekilde bize sunuyor. Bir hastalıktan muzdarip olan karakterlerin trajedisi anlatılırken kişinin yaşadığını daha iyi bir şekilde göstermek adına sürekli tekrar eden rüya ve hesaplaşma sahneleri koymak klasiktir. Bu sahnelerin konulması kişiyle özdeşim kurulmasına kolaylık sağlamak amacıyla yapılır. The Father‘da ise bunu görmüyoruz, Anthony’nin yaşadığı kabusu düşsel zeminden sıyırarak bir gerçekliğe evirmesini izliyoruz. Filmde Anthony’e bir nesne gözüyle bakmıyoruz. Onun zihnine bir yolculuk yapıp onun zihninde sanki bir özneymişçesine konumlanıyoruz. Film bu özdeşimi bu şekilde sağlıyor.

Filmde kronolojik çizgi çok karışık, karakterlerin yer değişimine şahit oluyoruz ve travmalar birbiri içine geçmiş vaziyette. Anthony’in belleğindeki karanlık bölgelerin aydınlatılması bir yana dursun yüzler ve karakterlerin birbiri yerine geçtiği, mekansal değişimlerin olduğu bir zihin dünyasında aynı Anthony gibi bizim de kafamız karışıyor. Bu yüzden filmi izlerken biz de “özne” konumlanışındayız. Anthony’nin zihninde verdiği savaşıma birinci gözden şahit oluyoruz. Filmin sonuna kadar biz de onun gibi yolumuzu bulamıyoruz. Dışarıdan izlediğimizde net bir şekilde teşhisini koyarken, “özne” konumlanışındayken ise bunu yapamıyoruz çünkü aynı onun gibi onun verdiği savaşıma ortak oluyoruz. Parçalar ise filmin sonunda birleşiyor.

Filmle ilgili çok güzel detaylar var, bu rol için Anthony Hopkins‘ten başkasının düşünül(e)memesi ve Anthony’nin doktora gittiği sahnede ona doğum tarihini söylerken gerçek doğum tarihini söylemesi hoş detaylardı zannımca. Hopkins bizlere oyunculuk seviyesini arşa çıkardığı bir performans izletiyor. Özellikle sondaki ağlama sahnesi, izlerken saygı duruşuna geçilecek cinstendi. Onun bu parmak ısırtan performansının yanına Olivia Colman da çok güzel eşlik ediyor. Bu sene Akademi’de ikisi de ödül için ciddi adaylar olacak. Şunu da unutmamak gerekir ki bu film, yönetmen Florian Zeller’in ilk uzun metraj filmi. Bizlere izlettiği şey bizi o kadar dumura uğratan bir şeydi ki, onun da hakkını vermeden geçmemek gerek. Ayrıca Florian Zeller‘ı büyüten büyükannesi, o on beş yaşındayken demans olmuş. Bu filmin muhteviyatına yönelik önemli bir detay bu da.

Kaybolan kimlik

Anthony’nin filmin sonunda sorduğu “Peki ya ben tam olarak kimim?” sorusu bize hastalığın gele(bile)ceği noktayı tam olarak işaret ediyor. İnsanın kendisine yabancılaşıp kendisini –yani kimliğini- dahi unuttuğu, bütün yapraklarının döküldüğü, kafasını yaslayacağı bir yer bulamamasına sebep olan bir süreç bu. Bunun ne kadar yıkıcı olabileceğini aynı karakter gibi biz de bizzat seyirci/özne olarak deneyimliyoruz. “The Father” harikulade oyunculukları ve nefis kurgusuyla birlikte hiç şüphesiz bu yılın en iyilerinden bir tanesi.