22.02.2017

Yönetmen Koltuğu: Stephen Frears

3) The Queen (Kraliçe) – 2006

Güçlü biyografileriyle tanınan Fears, İngiltere’nin yakın tarihinin en unutulmaz olaylarından birine farklı bir pencereden bakmayı deniyor bu kez. Eski İngiliz Prensesi Diana’nın bir trafik kazasında hayatını kaybetmesinden sonra İngiltere halkının verdiği tepkinin, İngiltere kraliçesi Elizabeth’e olan yansımalarını temel almaktadır esasen film. Lakin Diana’nın ölümünün hemen öncesinde monarşiye, geleneklere pek de bağlı olmayan Tony Blair’in seçimleri kazanması da filmin temeline aldığı durumlardan bir diğeri. Filmde sarayı ve onun kurallarını çok defa ihlal etmiş bir eski prensesin geride bıraktığı sevgi seli ile yine monarşiye taban tabana zıt bir liderin etkinliği, aslında görünürde ülkenin en son söz hakkına sahip kadınını alt eder.

Diana’ya olan tarifi mümkünsüz sevgisini açık eden halk ile Diana’nın cenazesi süresince kraliçenin nasıl bir tavır almasını şekillendiren Blair, Elizabeth’in halkın gözündeki yerini, devlet yönetimindeki etkinliğini sorgulamasına neden olur. Lakin Fears, her ne kadar kraliçenin, böylelikle monarşinin artık hiçbir anlamı kalmadığını, sadece bir temsilden öteye gidemediğini vurgulamak istese de Elizabeth ile biz seyircilere özdeşlik kurdurması pek de kabul edilemez benim nazarımda. Elizabeth’i fazlasıyla masumlaştırmasının yanında, Blair’in de bu noktada saraya, seçim kampanyalarındaki söylemlerinden çok farklı bir tutum sergilediği de gözlerden kaçmaz.

Oscar heykelciğini de kucaklayan, Helen Mirren’in tapılası oyunculuğu ile neredeyse bugüne kadarki birçok biyografinin tozunu attıran The Queen, modern ile gelenekselin zıtlığını filmin her noktasına incelikle yaymasıyla, çok yakın bir tarihi, üstelik yaşayan kişilerin hayatını perdeye yansıtmanın zorluğunun altından da başarıyla kalkmasıyla takdiri hak etmekte.