03.12.2016
En Sevdiğim Godard
Deniz İpek Çekderi
Week-end / Haftasonu (1967)
Ülkemden binlerce kilometre uzaklıkta, tamamen yabancı olduğum bir ortamda ve de hayli kalabalık bir sinema dersinde izlediğimden beri aklıma kendisini kazımış bir sanat olayı Week-end. Bu nasıl film? Bir dakika, bu bir film mi? Bu nasıl bir kurgu? Bu nasıl bir çılgınlık hali? E dünya çıldırmış zaten. 1967 yılında çekilen filmin anlatmak istediği hala çok geçerli. Dünya hala değişmedi ve görünüşe göre değişmeyecek de. Hala insanlığa dair bir inancınız var mı? Benim yok. Godard’ın da yok. Week End izlenmesi hiç de kolay olmayan bir eser ve başka hiçbir filme de benzemiyor. Week-end sinemadan beklentisi kendisine yalan söylenmesi olan seyirciye kocaman bir nanik çekiyor.
Yapıbozumculuğun sinemadaki üstadı Godard’ın aslında pek çok meselesi var ama bunların merkezinde yaşadığımız kolektif çılgınlık hali ve bunu kabullenerek gününü gün etmeye devam eden sözde “modern” insan yatıyor. Godard savaşın saçmalığına, ikiyüzlü ahlakçılığa, kapitalizmin vahşiliğine, bu vahşet halini her daim romantize ederek kitlelere servis eden her türlü sinemaya, özellikle de tabi Amerikan sinemasına ve burjuvazinin aslında mide bulandıran çekiciliğine karşı tekme tokat dalıyor. Böylece, sinemanın genel geçer kodlarıyla, anlatı geleneğiyle arsızca oynayan bir film çıkıyor. Sanatın her türüyle veya sanat olarak sunulan her şeyle de meselesi var Godard’ın. Sonuçta, sinemaya daha ne kadar edebiyat muamelesi yapabilirsiniz? Daha kaç tane Emily Bronté romanı uyarlayabilirsiniz? Bunun için masum Emily ormanın ortasında yanacaksa varsın yansın. Ne de olsa, düşünülmeyeni normalleştiren bu sistemi değiştirmek için bazı fedakarlıklar gerekir. Öyle değil mi?
