03.12.2016

En Sevdiğim Godard

Alphaville

Gözde Hatunoğlu

Alphaville (1965)

Jean-Luc Godard’ı sevmek için sayısız sebebimiz var elbet. Buralara yazmaya başlasak sayfalar sürecek birçok sebep hem de. Hangi filmi en iyisidir, en çok hangisini sevdik diye sorunca da karar vermesi bir hayli zor. Herkesin kendi dünyasında bıraktığı bir iz var mutlaka, hepimizin kişisel sinema yolculuğunda en önemli duraklardan biri oldu. Sinemasal anlamda daha başarılı filmleri vardır elbet ancak benim için Godard’ın en özel filmi 1965 yapımı Alphaville.

Siyah beyaz çekilmiş bir bilimkurgu filmi olan ve aslında izleyince içinde pek de bilmkurgusal şeyler olmayan – en azından fiziki anlamda diyelim – derin, felsefi boyutu çok güçlü, hüzünlü bir film Alphaville. Çocuk yaşta o zamanlar bir kültür sanat kanalı olan TRT2’de izlediğim ve –haliyle- hiçbir şey anlamadığım, ama yine gözlerimi alamadığım bir film olarak aklımda kalmıştı. Bir yetişkin olarak tekrar izlediğimde beni içine çeken o büyüyü kavrayıp çok sevdim, yıllar içinde de anımsamak istedikçe tekrar seyrettim.

Distopik bir evrende, bize ait olmayan zamanlarda ve mekânlarda geçen bir dedektiflik öyküsü olarak özetleyebileceğimiz Alphaville bir yanıyla sistem eleştirisi yaparken bir yanıyla da varoluşsal sorgulamaların peşine düşüyor. Bir kayıp vakasının peşinde Alphaville adlı uzay şehrine gelen özel ajan Lemmy Cauiton, bu şehri yaratan Alpha 60 isimindeki yapay zekâyı yok etmeye çalışır. Bunu yaparken de bu makinenin mucidi bilim insanının kızı Natacha Von Braun’a âşık olur.

Zaman yolculuğu, zamanın ne demek olduğu, yapay zekâlar ve makineleşme, otoriter baskı rejimleri, bu rejimler altında parçalanan insan ruhu gibi sayısız temayı barındıran Alphaville kendisinden önce ve sonra yazılan birçok bilimkurgu romanından ve filminden de esinler taşıyor. Ve bu yönüyle de filmde geçen “Gelecek, kendi çizgisinde ilerleyen geçmiştir. ” sözünü doğrular hale geliyor.

Lemmy’den kitaplar alan, onları okudukça insan olma hallerini kavrayan, daha önce varlığından bile haberi olmayan duyguları taşımaya başlayan kırılgan Natacha’nın hali ve onu muazzam bir güzellikle canlandıran Anna Karina bile filme âşık olmak için tek başına yeterli sebep.

“Gerçekler bazen konuşmak için fazla karmaşık.” diyen bu zarif, kırılgan, üzgün ama okyanuslar kadar derin bilimkurgu başta bu türü sevenler için harika bir seçim. Ama bilimkurgu sevmiyor olsanız bile Godard’ın dehasına bir göz atabilir, derinlikli ve insanı hayrete düşüren filmler çekmek için ne büyük bütçelere ne de şaşaalı şeylere ihtiyaç olmadığını anlayabilirsiniz. İyi seyirler.