21.12.2016
Kötü Filmler
Deniz İPEK ÇEKDERİ
The Avengers
60lı yılların kült İngiliz dizisi Tatlı Sert’in 1998 tarihli sinema uyarlaması olan The Avengers maalesef dizinin popülerliğine ulaşmak şöyle dursun, yarattığı efsanenin yakınından bile geçemeyen bir yapım. Bizde de 70lı yıllarda yayınlanan ve unutulmazlar arasına giren dizinin maceradan maceraya koşan başkarakterleri olan İngiliz gizli servis ajanları John Steed ve Emma Peel bu sefer havayı kontrolü altına alan çılgın bir bilim adamının dünyayı ele geçirme planlarını engellemeye çalışıyorlar. Ancak günümüzdeki iklim değişikliği tartışmaları son sürat sürerken gayet ilginç olabilecek bu konu senaryonun türlü kopukluklarla inandırıcılıktan uzaklığı için de kaybolup gidiyor. Dizinin çok sevilen karakterlerine Ralph Fiennes ve Uma Thurman gibi yıldız oyuncuların yeniden hayat vermesi ve hatta kadroya çılgın bilim adamı kontenjanından katılan Sean Connery gibi dev bir ismin dahil edilmesi dahi filmi kurtarmıyor. 60 milyon dolarlık bütçeyle 48.5 milyon dolar hasılat yaparak gişede de tam bir hayal kırıklığı olan filmin asıl sorunu çekimleri güzel olan bir pastişten öteye gidememesi. Ralph Fiennes ve Uma Thurman’ın kimyasının bir türlü tutmaması da cabası. Orijinal dizideki casusluk, dram ve bilimkurgu tonlamalarını beyaz perdeye yansıtmaya uğraşan filmin bir diğer büyük sıkıntısı dizinin sıkı hayranlarına mı yoksa diziden habersiz izleyicilerine mi hitap edeceğine karar verememiş olması. Nasıl mı? Filmin belki de en anlamsız sahnesi olarak akılda kalan bir sahne var ki o da ayı kostümlü Sean Connery’nin yine her biri ayrı renkte ayı kostümü içindeki bir grup kötü adamla yuvarlak masa toplantısı yaptığı sahne. Aslında dizinin Oyuncak Ayı isimli ilk bölümüne gönderme olan bu sahne filmden o kadar ayrı ve alakasız duruyor ki anlamsızca gülmemek elde değil. Bu arada Tatlı Sert’in de geçmişte Bennie & Joon gibi kendi çapında kült bir filme imza atmış yönetmen Jeremiah Chechik’ in de beyaz perdedeki son sinema filmi olduğunu (neden acaba?), sonrasında televizyon film ve dizilerine yelken açtığını hatırlatalım.
Malum ayılı toplantısı sahnesi için:
Battlefield Earth
Battlefield Earth en kötü film Oscarları olan Altın Ahududu ödüllerinin neredeyse tamamını 2000 yılında hakkıyla silip süpürmüş bir film. Film o kadar kötü ki aradan gecen 16 sene sonra bile en kötü film, en kötü yönetmen, son 10 yılın en kötü filmi ve Altın Ahududu’nun ilk 25 yılının en kötü filmi ünvanlarına halel getirmeyen “büyüleyici” aurasını halen korumakta. Scientology dininin kurucusu Ron L. Hubbard’ın 1982 tarihli aynı adlı romanının ilk yarısından uyarlanan filmde başrolü yine Scientology’e mensup yıldız oyunculardan John Travolta alıyor. Filmin konusuna gelince: Yıl 3000. Dünya 1000 yıldır Psychlos adındaki yarı insan yarı dev uzaylıların kontrolü altındadır. Hayatta kalan insanları altın çıkarmak için kullanırken çıkan isyanı bastırmaya çalışan uzaylıların başında ise rastalı devasa perukları ve olmadık yerlerde attıkları kahkahaları ile Travolta ve arkadaşları vardır. Ancak aslen zeka küpü oldukları farzedilen bu uzaylılar yaptıkları türlü aptallıklar ile zaferi insanlara neredeyse altın tepsiyle sunarlar. Senaryonun en büyük zayıflıklarından birini oluşturan bu ve bunun gibi mantıksızlıklar silsilesi Battlefield Earth’ ü yine de izlemek istiyorum diyorsanız hangi amaca hizmet ettiği belli olmayan garip kamera açılarına, Bob Marley saçlı uzaylılara, kötü makyaja, yüzeysel karakterlere ve derme çatma bir kurguya hazır olun. Prodüksiyon şirketini de kendisiyle birlikte batıran filmin yönetmeni Roger Christian’ın Alien ve Star Wars ile sanat yönetmenliği alanında iki Oscar’ı olduğunu hesaba katarsak bu hezimetin nasıl ortaya çıktığı da bir muamma. Ancak Travolta’nın film hakkında hiçbir pişmanlığı olmadığını belirttiğini ve yine olsa yine yapardım dediğini de ekleyelim. Lakin dünya buna hazır mı? Pek emin değiliz.
Filmde koz (leverage) kelimesinin kaç kere kullanıldığını ve kafasını kazara oraya buraya çarpan uzaylılar görmek için:
The Hottie & The Nottie
Paris Hilton popülerliğinin doruklarındayken çekilen film okulun en popüler ve güzel kızı ile çirkin arkadaşı konulu geleneksel Hollywood senaryolarından birine sahip. Altın kalpli güzel kız Christabel (muhteşem oyunculuk yeteneğiyle Paris Hilton) dünyalar çirkini arkadaşı June (makyajla çirkinliğin dibine vuran Christine Lakin) kırılmasın diye June bir sevgili bulmadan kimseyle çıkmamaya karar vermiştir. İlkokuldan beri Christabel’e aşık olan Nate (tanıdık ama adını çıkaramadığımız aktörler klasmanından Joel David Moore) ise bu engeli ortadan kaldırmaya kararlıdır. Amerikan sinemasının bu tip temcit pilavlarına alışkın ve hatta bağışıklık kazanmış izleyiciler için çoktan suyu çıkmış bir konunun tekrardan sunulmasının tabi ki bir sakıncası yok. Bu yüzden de “önemli olan iç güzelliği” düsturunu benimser gibi görünüp, yarı yolda çark edip, beklenildiği gibi bir Çirkin Betty vakası yaratan filmin mide bulandırıcılık sınırlarında gezinmesine belki katlanılabilirdi ancak Farrely kardeşlerin ergen şakalarından bin kat daha kötü esprilere dayanabilecek yürek var mıdır, onu bilmiyoruz. Kafayı her zamankinden daha fazla bedenle bozmuş günümüz dünyasına da son derece yakışır bir film The Hottie & The Nottie. İkinci yarıda ise birazcık da olsa soyadıyla müsemma June Phigg için duyduğumuz empati yerini yine çok geçmeden derin bir rahatsızlık hissine bırakıyor. Aslında hiç de komik olmayan bir fıkra sonrasında oluşan o garip rahatsızlık hissi.
Filmin kötülüğüne 2:36 dakikada vakıf olabilmeniz için:
https://www.youtube.com/watch?v=OAU8ArXlWQw
Devil’s Knot
Atom Egoyan eli kolu ödüllerle dolu bir yönetmen. Exotica ve The Sweet Hereafter gibi eleştirmenlerce el üstünde tutulan filmlerinin yanı sıra kariyerinde son derece sıradan ve şanına yakışmayan eserler de mevcut. Bunlardan biri de Devil’s Knot. Egoyan’ın ısrarla tabu konuları ele almayı sevdiği malum. Aile içi şiddet, ensest ve pedofili gibi. Devil’s Knot ile bu sefer gerçek bir olaydan yola çıkıp toplumsal eleştiri yapmaya nafile yere soyunuyor Egoyan. Filmin öyküsünü 1993 yılında Batı Memphis Arkansas’da üç küçük çocuğun vahşice öldürüldüğü olay ve sonrasında onları şeytan ayini yapmak için öldürmekle suçlanan üç satanist gencin yargılanma süreci oluşturuyor. Batı Memphis Üçlüsü olarak anılan, sadece Amerika’da değil dünyada büyük yankı uyandıran, çeşitli protestolara, belgesellere ve şarkılara konu olan bu davaya Egoyan’ın yaklaşımı ise Flash TV Gerçek Kesit programlarından hallice. Niyet iyi olabilir ama bu kadar karmaşık bir konuyu daha da karmaşık bir hale getirmekten başka bir işe yaramayan donuk bir film çıkmış ortaya. Karakterlerin gelişimi ciddi anlamda zayıf olduğu için bu herhangi bir karakterin motivasyonunu anlaşılmaz kılıyor. Kurgu ise tam evlere şenlik zira Egoyan’ın olmazsa olmazlarından geçmişe dönüş sahneleri ve sekanslar arasındaki alakasız geçişler zaman ve mekan kavramlarını tam bir çorbaya dönüştürür nitelikte. Memphis Üçlüsü hapiste 18 yıl geçirdikten sonra masum oldukları kanıtlanınca 2011 yılında serbest bırakılmıştı. Velhasıl filmin zanlıların başından beri masum olduğunu ispatlamak gibi bir çabaya giriştiğini de göz önüne alırsak bu karakterlere neden bu kadar az zaman ayrıldığını anlamak mümkün değil. Yetenek kumkumaları Colin Firth ve Reese Witterspoon’un zorlama diyaloglar ve gereksiz yere dramatize edilmiş sahneler arasında harcanıp gitmesine değinmiyoruz bile. Sonuç olarak, Devil’s Knot yerine bu hassas ve bir o kadar çetrefilli konuya yaklaşımı açısından (ve hayatınızın yaklaşık iki saatini kurtarmak adına) Paradise Lost adlı belgeseli öneririz. Bizden söylemesi.
Showgirls
Temel İçgüdü’ nün yakaladığı sansasyonel başarının ateşi soğumadan devam ettirmek isteyen Paul Verhoeven’in yönettiği Showgirls doksanlı yılların erotik filmler furyasının en kötü filmlerinden biri olarak akıllara kazınmış bulunmakta. Las Vegas’da ünlü bir şov kızı olma hayalleri kuran striptizci Nomi’nin (Elizabeth Berkley) gösteri dünyasının basamaklarını çıkarken karşılaştığı zorlukları ele alan son derece klişe bir senaryodan yola çıkan Showgirls “başarı yolunda her şey mübahtır” felsefesini güden basmakalıp karakterler, bol bol çıplaklık, bitmek bilmeyen seks sahneleri ve türlü anlamsızlık silsileleri vaat ediyor. Bu anlamsızlıklardan biri de Nomi’nin fevriliklerinden sonra ödüllendirilmesi. Mesela biraz önce haksızca bağırdığı kişi tarafından evinde kalmak üzere davet edilmesi veya rol dağıtan yönetmene buz fırlattıktan sonra rolü kapması gibi. Öte yandan, özellikle kadın karakterler arasındaki diyaloglar tamamen beyaz erkek egemen fantezi dünyasının bir ürünü gibi duruyor. Bu hayal dünyasına bir de anaç siyah kadın karakterleri oturttunuz mu tamam. Tek fonksiyonu Nomi’ye şöhret yolunda deyim yerindeyse dadılık etmek olan bu karakterlere bir de iyi kalpli bir siyah erkek karakter eklenince beyaz anglo sakson fantezi tamamlanıyor. Bu arada başroldeki diğer oyuncular Gina Gershon ve David Lynch’in gözdesi Kyle McLachlan’ın Showgirls’e gerçekten ihtiyacı var mıydı bilmiyoruz ama filmin kimseye pek bir yararının dokunmadığı kesin. Yine de künyesinde Robocop ve Total Recall gibi klasikleri bulunduran yönetmen Verhoeven’in filmin başarısızlığını tiye aldığını ve en kötü yönetmen de dahil olmak üzere layık görüldüğü yedi Altın Ahududu ödülünü almaya bizzat gittiğini de belirtelim.
