21.12.2016

Kötü Filmler

72. koğuş

Seçil TOPRAK

72. Koğuş

Bir edebiyat eserinin sinemaya uyarlanması, filmi izlemeden önce ve sonra akla hep eserin kaynağını, çıkış noktasını getirir. Ancak 72. Koğuş’un bu son versiyonunu izlediğimde bir edebiyat eserinin –ki burada toplumu çok iyi gözlemleyen Orhan Kemal’den bahsediyoruz- vuruculuğunu yıkmış geçmiş, yönünü belirleyememiş, elindeki malzemeyi çok kötü kullanmış bir filmle karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Üstelik filmin apaçık bir manipüle yönü var ve bu etkiye çoğu izleyici kapılabilir. Manipüle demişken bunu biraz açalım: Filmin apaçık bir yönlendirme gayreti içinde olduğu daha ilk sahnesinden belli oluyor. Kışın göbeğinde aç bırakılmış bir dolu mahkum ve onlara uzaktan bakan bilge edalı Kaptan’ın (Yavuz Bingöl) zihninden yansıyanlar, bize filmin yönünü açıkça belli ediyor. Bunlar yetmezmiş gibi bir de film boyunca süren o anlamsız yoğunluktaki müzik, izleyiciye belli bazı duyguları empoze etmek için seçilmiş izlenimi veriyor. Tonunu hiçbir anda tam yakalayamayan müzik seçimi filmin en kötü yönlerinden biri olmuş. Filmin bir diğer kötü yönü de oyunculuklar… Yavuz Bingöl ve Kerem Alışık özellikle… Zaten filmin eksenine oturan iki oyuncu böylesine kötü kompozisyonlarla karşımıza çıkınca filmin izlenilirlik yönü iyice aşağılara düşüyor. Yavuz Bingöl, bir Orhan Kemal karakterini layıkıyla canlandıracak donanıma sahip değil, en azından 72. Koğuş’tan bunu çıkarabiliyoruz. Bilge adam duruşuyla Kaptan, gözlemlerini büyük bir ustalıkla yapması açısından önemli bir karakter. Maalesef burada Yavuz Bingöl karikatürize edilmiş bir kompozisyonla karşımıza çıkmış. Tabii ondan da beteri var: Kerem Alışık. O kadar doğallıktan uzak bir tipleme yaratılmış ki

https://www.youtube.com/watch?v=ic-YH_OXVBo

Savages

Jenerik akmadan önce uzunca bir giriş sahnesi ile bize nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzun ipuçlarını veren Oliver Stone’a hiç yakışmayan bir film Savages. Yenilir yutulur hatta tutulur bir tarafı olmayan hikâyenin ne işleniş şekli, ne içeriği filmi kurtarmaya yetiyor. Stone’a açıkça ırkçı diyebileceğimiz öykü tercihi açıkça Amerika’nın güneyindekiler çirkin, pis, kartel; kuzeydekiler “tamam ben bu işi yapıyorum da sor bakalım niye yapıyorum” dedirtiyor. Karakterler açısından da elle tutulur yanı olmayan filmin bir de üçlü aşk hikâyesi var ki sinir katsayınızı iyice zorlayabilir. Üçlü olduğundan dolayı değil elbette, filmle eklenmesi gereken cinsel sos gibi durduğu için.

War Horse

Manipülasyon sineması deyince akla gelen isimlerden biri Spielberg, bu filmi ile iyice sömürdüğü savaş hikâyelerine bir yenisini eklerken adeta kantarın topuzunu kaçırıyor. Bu yüzyılda hâlâ müzikle izleyiciye hikâyesiyle kuramadığı etkileyiciliği pompalamaya çalışan Spielberg, sinamatografik açıdan etkileyici bir işe imza atsa da işledikçe eskittiği hikâyesiyle katlanması zor bir filme imza atıyor War Horse ile.

Transporter 3

Benim için “Taşıyıcı” filmlerinin ortak noktası, filmin aslında bir hikâyeye ihtiyacı olmaması. Bunu kesinlikle olumlu manada kullanmıyorum; zaten hikâyesiz bir film, nasıl gelişeceğine karar verilemeyen bir yapı (burada yapısızlık) filmi nerelere sürükleyebilir varın siz düşünün. Ancak Transporter 3 serinin içinde özel bir yere (!) sahip. Jason Statham’ı yollara sürüp “var git, ne yaparsan yap” der gibi bir edası olan film başladığı anda belirgin bir hıza alışmamız gerektiği yüzümüze çarpılırcasına, biri sakinlik taşıyan, diğeri aksiyonu tavan yaptıran iki sahne paralel bir kurguyla önümüze getiriliyor. Zaten önceki filmlerden tanışık olduğumuz baş kahraman Frank, her zamanki sert adam tavırları, cesurca sergilediği kaslarıyla kendini bir olayın (!) içerisinde buluveriyor. Olay da pek bir manidar. Burada konuyu illâ ki açık etmeye gerek yok zaten dediğimiz gibi bu filmde hikâyeye yer yok. Olay, iki kişiyi bir araya getirmek. Bu da hangi yolla olur? Tabii ki esas kızı taşınacak paket haline getirir adamımızın yanına verirsiniz. Ve olay tamam! Bir de kimya meselesini tutturursanız niye filme bir aşk/seks esansı katmayasınız? Filmin esas kızı Valentina (Natalya Rudakova) ile Frank arasındaki kimya da evlere şenlik cinsten zaten.

Bangkok Dangerous

Aslında Bangkok Dangerous (bizde gösterim adıyla Zor Karar) filmine sıradan, klişe gibi sıfatlarla yaklaşmak; filmi bir şekilde tanımlamaya çalışmak bu film için iltifat olur. Yine de bir tanımlama, bir yaklaşım gerekiyor filme bakışımızı veya filmin dünyaya bakışını anlamlandırmak için. O yüzden etiketlerine baktığımız zaman; suç, şiddet gibi imlemelerle karşılaşıyoruz. Hatta filmin Amerika’da R sınırlamasıyla (şiddet ve cinsellik içerdiği söylencesiyle) gösterime girmesi bu etiketlere ne kadar sahip olduğu sorusunu da akla getiriyor. Ancak filmi izlediğiniz zaman, “hani her türlü belaya bir şekilde parmak çalayım da ben de bir suç filmi olayım” gibi çocukça bir bakış açısına sahip olduğunu görebilirsiniz. Hatta film kendini ciddi bir edayla tabir-i caizse satmaya kalkışmasa, belki bir nebze affedebiliriz.

Yan tiplemelerin de tam bir facia olduğu bu garip suç (!) filminde belki insanı çekebilecek tek unsur buralara uzak bir kültürün, Uzakdoğu’nun filme serpiştirilmiş görüntüleri olabilir. Ancak gerek filmler, gerek felsefeleri dolayısıyla o kadar da yabancı değil artık Uzakdoğu ve kendilerini keşiften sonra kültürlerini satma aşamasında bu kadar ucuz filmlere imza atmaları da affedilir gibi değil. Uzun lafın kısası ne senaryosuyla, ne oyunculuğuyla, ne mekân çalışmalarıyla ilgi çekebilecek bir film değil bu. Yani filmin ismi “Zor Karar” olabilir ama bu filmi yarıda bırakıp gitmek zor bir karar olmasa gerek.