21.08.2017

Sonunda Kötülerin Kazandığı 10 Etkileyici Film

Kötülerin Kazandığı 10 Etkileyici Film

Hazırlayan: Erkan Bozkurt

Hepimiz bir filmin sonunda iyilerin kazanmasına oldukça alışkınız, ancak aslında bu çok da gerçekçi değil ve daha doğrusu bu iyi sonlar aslında gerçeklerden kaçmaya çalışan rahatına düşkün seyirciyi memnun etmek için tasarlanıyor. İşte yine tam bu formülün tersi ile de mevcut düzeni ve alışkanlıkları yıkmaya çalışan filmler ardında hatırlamaya değer yaralar ve izler bırakıyor.

Sinema endüstrisinin kendini ispatlamış seyirciyi etkileme hilelerinden biri de film sonunda yaşatılan sürprizler. İyi bir karakterin aniden olağanüstü güçler elde edip karşısındakini alt etmesi artık gülünç de olabiliyor ve kötülerin hala hükmettiğini görmek bir o kadar da nefes kesici olabiliyor.

Anti – kahraman ve karizmatik kötülerin tamamen iyilik ile bezenmiş iyi kahramanlara karşı sinema endüstrisinde yükselişi artık gayet normal karşılanıyor. Bu sadece kötü adamın kazanmasının getirdiği basit bir soyulmuş olma hissi değil, bilakis bu trendi takip eden bazı filmler seyirciyi gayet mutlu bırakabiliyor ve birileri tarafından her şeyin iyi kurgulandığını da hissettiriyor.   

Devamını okumanız durumunda spoiler içerebileceğini belirtelim.

 

Primal Fear (Temel Korku)

Edward Norton bu filmde Aaron Stampler rolü ile Oscar’a aday bir ustalık performansı gösteriyor. Utangaç görünümlü ve kolay gözden çıkarılabilecek bir çocuk, başpiskoposu öldürmekle suçlanır. Filmde izleyicinin yakalayıp bırakamadığı Edward Norton’un etkileyici dönüşümü aynı zamanda Gregory Hoblit’in bu etkileyici gerilim filminin incelikli sonucunu erken kavramamızı engelliyor; evet, gerçekten de Aaron tüm bu zaman boyunca kötü adamın ta kendisiymiş meğer.

Film boyunca öğreniyoruz ki, Aaron’un Roy adında cinayetlere neden olan ikinci bir alt karakteri var. Yine filmde öğreniyoruz ki Roy (aslında Aaron) aslında hiç var olmamış, Norton’un karakteri öyle bir yalan ile ustaca kurgulamış ki bir çocuk barınağında birkaç ay geçirdikten sonra yine sonunda sokaklara dönebilsin.  

Sürpriz sonlar bayağı ve mecburi de hissettirebiliyor ancak Primal Fear filmi bu konuda başarılı çünkü arkasında Edward Norton’un usta performansı kadar inandırıcı ve şaşırtıcı bir senaryo var, sonunda yine tutarlı kalan.

 

Brazil

Terry Gilliam’ın büyüleyici ve rüyayı andıran distopya bilim-kurgusu unutulmaz bir film, çoğu kişi için özellikle beklenmeyen kasvetli sonu nedeniyle.  

Sam Lowry (Jonathan Price) bir ofis çalışanı ve otoriter yönetimin terörist olduğu nedeniyle yanlışlıkla hapsettiği bir adamın kurtarılması için uğraşır. Adamın tutuklanmasından sonra, ortaya çıkar ki suçsuzdur ve geri kalan günlerini huzur içinde geçirmesine müsaade edilir.

Ama sonunda ortaya çıkar ki, tüm bunlar bir yanılsamadır ve Sam Lowry hala hapistedir. Filmin unutulmaz son sahnesinde Sam bir işkence odasındadır, şizofrenik ve hafızasını yitirmiş biri olarak.

Filmin depresif sonu bir sürprizi andırsa da filmin kasvetli tonu ile gayet tutarlıdır.

 

Rosemary’s Baby (Rosemary’nin Bebeği)

Roman Polanski’nin korkunç klasiği hala haklı olarak tüm zamanların en iyi korku filmlerinden biri olarak anılmaya devam ediliyor. Rosemary’nin Bebeği filmi, Rosemary ve Roman (Mia Farrow ve John Cassavetes) adında bir çiftin yeni bir apartman dairesine taşınması ve Rosemary’nin hamile olduğunu farketmesi ile başlıyor. Garip olaylar Rosemary’yi komşularından şüphelendirir, apartmanda satanist ve cadıların oturduğu dedikodularının ona çok da yardımı olmaz.

Sonunda ortaya çıkar ki, apartmanda Roman’ın da içinde bulunduğu satanist bir grup vardır. Oğlu Roman’dan değil de şeytandandır ve Rosemary sonunda bir seçim ile karşı karşıya kalır: Ya oğlunu terk edecek ya da satanist gruba katılıp oğluna bakabilecektir. Korkunç final sahnesinde Rosemary’nin onlara bir şey yapamayacağını anlayarak onlara katılmayı seçtiği görünür. Filmin sonundaki yazıların bitmesinden çok sonra bile izleyicinin aklında kalan korkunç bir sondur bu.

 

123