06.02.2018

Yönetmen Koltuğu: Alejandro Jodorowsky

2) La danza de la realidad (Gerçeğin Dansı) – 2013

Kafam karıştı. Sardanyaların azabına mı yoksa martıların neşesine mi ortak olmalıyım? Ziyafetinden mahrum kalan martıları gördüğümde denge, ıstırabın lehine değişti. Kendimi bir yabancı gibi hissettiğim şu dünyada tüm şeyler bir zevk ve acı ağıyla bağlantılıydı.

Jodorowsky’nin çocukluğunu sarmalayarak söylediği bu sözler, hikâyesine başlamadan önce bize hayatıyla ilgili anlatacaklarının bir özeti aslında.

Jodorowsky’nin kendi biyografisini anlattığı üçlemenin ilk ayağı olan La danza de la realidad, yirmi üç yıl aradan sonra ilhamından hiçbir şey kaybetmemek neymiş ispatlıyor dosta-düşmana adeta. Zira Jodorowsky, yönetmenlik kariyerinde verdiği bu uzun moladan sonra aynı üretkenliğini, aykırılığını ve biz seyircilere sunduğu renkli dünya vaadini eskisinden de iddialı bir şekilde devam ettiriyor. Geçen yıllar Jodorowsky’nin daha da ufkunu açmış, daha da bakışını kusursuzlaştırmış. Doğduğu, çocukluğunun geçtiği Tocopilla’daki geçmişine bakan Jodorowsky, annesini ve babasını da bizlere ayrıntılı bir şekilde sunuyor. Özellikle babasının siyasi tutumunu, bu uğurda yaptıklarını, o dönem iktidarda olan Şilili diktatör Carlos Ibáñez’i detaylı bir şekilde masaya yatıran yönetmenimiz, annesi ile olan muhteşem ilişkiye de bizleri şahit ediyor.

Kusursuz Bir İş

Jodorowsky’nin eleştiri oklarından nasibini alan sadece Carlos Ibáñez olmuyor elbette. Zira Sovyet Rusya lideri Josef Stalin ve Stalin hayranı babası da kusursuz bir ustalıkla yerin dibine geçiriliyor. Jodorowsky, sağcı ya da solcu olsun, etnik kökeni ne olursa olsun çoğu liderin diktatörlük noktasında buluştuğunu söyleyerek, ailesinin lideri olan babası da dâhil hepsini aynı potada buluşturarak, fileden aşağı yolluyor. Tüm bunları yaparken, diktatörlerin postalı altında ezilen halkı, kullanılıp çöpe atılan askerleri, göçe zorlanan kitleleri ve daha bidolu utancı filmine sığdırmaktan geri durmuyor. Lakin tüm bu iç karartıcı gerçekleri anlatan filmin kasvetli bir atmosferdense Jodorowsky dokunuşlarıyla, renkli, şiirsel, baş döndürücü olduğunu söylemeye gerek olmamalı. Nihayetinde kendisinin de az da olsa karşımızda arz-ı endam ettiği filmin, hilkat garibeleriyle,  cüceleriyle, Fellini kadınlarıyla, din eleştirisiyle ve elbette sürrealist yapısıyla kusursuz bir iş olduğunu kim inkâr edebilir?