01.06.2017

33. İstanbul Film Festivali’nde Hangi Filmleri İzledik?

Ningen

Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin tam olarak yazmasalar da beraber yönettikleri nefis bir film Ningen. Tam olarak yazmamışlar çünkü çekimlerde alıştığımız gibi sabit bir senaryo kullanılmamış. Oyuncuların tamamının ilk defa kamera karşısına geçen amatörler olmasına rağmen sahne çekimleri sırasında diyaloglar daha çok oyunculara bırakılmış. Bu yüzden filmin yapım süreci için deneysel diyebiliriz fakat filmin kendisi aslında fantastik bir zeminde ilerliyor. Film, çoğu kültürde farklı şekillerde bulunan bir efsaneyi günlük yaşantımıza uyarlayarak anlatıyor. Kağıt üstünde iki yönetmen olsa da bütün oyuncuların da işin içinde olduğu efektif bir çalışmanın ürünü olan Ningen festivalde kaçırılmaması gereken filmlerden biri.

Tolga Demir

The Mute

Yapımcılarından birinin Carlos Reygadas olmasıyla öne çıkan “The Mute (Dilsiz)” malesef kötü bir hayal kırıklığı. İşe yaramaz hale gelmiş bir düzenin içinde çırpınan devlet memurlarının hikayesini anlatıyor. Baş karakterimiz her ne kadar bir hakim olsa da savcısından polisine birçok devlet memuru filmde gözüküyor. Ama kendini ortaya koyamayan zayıf hikayesi ve bir türlü kendine bir ritm oluşturamayan sahneleri filmi oldukça aşağı çekmiş. Yönetmenin birkaç küçük güzel dokunuş olsa da onlar da filmin düzensizliği içinde kaybolup gidiyor.

Tolga Demir

Club Sandwich

Kendini bir komedi olarak sunan Club Sandwich, birkaç geç gelen sahne dışında bu iddiasının uzağından bile görünmüyor. Filmin ritminin düşüklüğü, akıcı olmaması ve diyalogların çok çok zayıf olması bunun en önemli nedenleri olarak gösterilebilir. Baştan sona berbat diyemeyiz tabi, bazı sahnelerdeki metaforlar ve küçük kıpırtılar filmi katlanılır kılıyor en azından. Bir o kadar geçişleri de oldukça temiz. Ama neyse ki filmler kendini saklayamıyor, bu filmde gördüğümüz gerçek ise yönetmenin bu konuda söyleyecek pek bir şey yokmuş. Gördüğü çok şey var ama söyleyeceği yok. Anne ile oğul arasındaki bağı ve iletişimi, iletişimsizlik ve yabancılaşma üzerinden anlatmayı isteyen film pek çok yerde takılıp düşüyor ne yazık ki.

Tolga Demir

Chinese Puzzle

Türkçe ismi “Aşk Bilmecesi” olarak belirlenen “Chinese Puzzle”, Cédric Klapisch’in “İspanyol Pansiyonu” ve “Rus Bebekleri” adlı filmlerini takip ederek Romain Duris’in canlandırdığı Xavier Rousseau’nun hikâyesini sürdürüyor. Başta söylemem gerekir ki, ben bu gerçeği filmi izledikten sonra öğrendim; dolayısıyla “Chinese Puzzle”ın ilk iki filmi izlememiş olanlar için de başlı başına gayet iyi işlediğini söyleyebilirim. Kısaca konudan bahsetmek gerekirse; kırkına merdiven dayamış bir Paris sakini olan Xavier, karısı Wendy ondan ayrılıp çocukları da beraberinde New York’a götürünce kızı ve oğlundan uzak kalmamak New York’a yerleşmeye karar verir. Bundan sonrası da, Amerika’da kalıp çalışabilmek için başvurduğu türlü yollar, karısıyla arasındaki sorunlar, New York’ta yaşayan bir Parisli olarak başına gelen trajikomik olaylar, eski sevgililerinden Martine’le arasında geçenler ve çok daha fazlası… Klapisch’in son derece dinamik ve hayat dolu bir tarzı var. İçi hiç de boş olmayan, mizah ve hüznün güzelce bir araya geldiği, nitelikli bir popüler sinema örneği ortaya koyuyor. Böyle daha çok filme ihtiyacımız var derim.

Ozancan Demirışık

Korkuyorum Anne

Korkuyorum Anne, Türk sinemasının 100. yılı için hazırlanan özel seçkinlerden biri olan “Bu İkiliye Dikkat “kategorisinde yer alıyor. Reha Erdem’in 2004 yapımı kara komedisi İstanbul’da geçen bir apartman hikayesi. İstanbul’un eski semtlerinden birinde yaşayan kahramanlarımızın başından geçenleri anlatan “Korkuyorum Anne”yi beyazperdede tekrar izleyince günümüz yerli sinemasıyla daha da bir kıyasladım. O zamanın senaryo zenginliği ve konulardaki farklılıklar ilk göze çarpan unsurlar oluyor. Reha Erdem’in dokunuşlarının da buna etkisi var tabii. Festivalde yeni isimler ve filmler keşfetmenin yanı sıra bildiğimiz ve gördüğümüzü tekrar izlemek de çok keyifli oluyor.

Tolga Demir

The Invisible Woman

Yılların oyuncusu Ralph Fiennes, 2011’de “Coriolanus” adlı bir film çekerek yönetmenliğe soyunmuştu. “Coriolanus”u izlemediğim için Fiennes’ın yönetmenliğini ikinci filmi Görünmeyen Kadın’la değerlendirmek durumundayım ve gayet iyi bir klasik sinema örneği ortaya koyduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. “Görünmeyen Kadın”, yalnızca Viktoryen dönemin değil tüm tarihin en büyük yazarlarından Charles Dickens’ı ve evlilik dışı fırtınalı bir ilişki yaşadığı tiyatro oyuncusu Ellen “Nelly” Ternan’ı hikâye ediyor. Film, sadece bu ikili arasındaki ilişkiye odaklanmıyor; dönemin şartları altında nasıl ‘iyi’ kabul edilen bir hayat sürülebilir, bir insan ideallerine ne kadar sadık kalabilir, bu idealler her zaman kişinin düşündüğü kadar anlamlı mıdır, gelenekler esnetilebilir mi veya ne ölçüde esnetilebilir gibi pek çok sorunun da izini sürüyor. Abi Morgan’ın uyarlama senaryosu ve Fiennes’ın sakin yönetimi birleşerek ortaya risksiz ama son derece sabırlı, karakterlerini layığıyla ete kemiğe büründürmeyi önemseyen, dönemin ruhunu yakalamaya özen gösteren bir iş çıkarıyor. “Görünmeyen Kadın”ı izlerseniz yepyeni bir deneyim yaşamayacaksınız ama Charles Dickens severlerin de, dönem filmlerine ilgi duyanların da, klasik sinemadan hoşlananların da, karakter odaklı filmleri tercih edenlerin de memnun olacağı bir yapıt söz konusu ki bunu başarmak çok da kolay sayılmaz.

Ozancan Demirışık

12345