01.06.2017

33. İstanbul Film Festivali’nde Hangi Filmleri İzledik?

Still Life

Full Monty’nin yapımcılarından Uberto Pasolini’nin ikinci uzun metrajı “Still Life”ta, işi ölüm olan John May’le tanışıyoruz. John gayet yalnız ama bundan pek de gocunur gibi görünmeyen bir belediye memuru. Kimi kimsesi olmayan, varsa bile ortalıkta görünmeyen merhumlara cenaze törenleri düzenliyor. Bulabilirse, hayatlarının bir bölümünde merhumu tanımış kişilerle irtibata geçip onları cenazeye çağırıyor. John May’in durgun hayatını çalkalayan haber ise işten çıkarılması oluyor. Elindeki son vaka dosyasını kapatmak için üç günü var. Filmin bundan sonraki bölümü John May için kimi iyi kimi kötü değişimlerle geçiyor. Pasolini, filmin her karesini incelikle dokuyor; hikâyenin duygusal yoğunluğunu gözümüze sokmuyor ama tüm bu duyguları bize fazlasıyla geçirmeyi başarıyor. Rachel Portman’ın bestelediği muhteşem müziklere de özellikle dikkat çekmezsem olmaz.

Ozancan Demirışık

 

Polis devleti nedir, nasıl olunur? Rus yapımı olan Komiser bir karakol özelinde geçse de bir ülkede yozlaşmanın nasıl olduğunu sonuçlarıyla ortaya koyuyor. Çok trajik bir olayla açılan film gittikçe uçuruma sürükleniyor ve sonunda kendi iplerini koparıyor. En gerçekçi anlatımla seyirciyi karşısına alan “The Major (Komiser)”, söyleyeceğini çok net söylüyor haliyle. Dolayısıyla festivalin iyi filmlerinden biri, bulursanız kaçırmayın.

Tolga Demir

Yarışma filmlerinden bir diğeri olan “Those Happy Days (Mutlu Yıllarımız)”, 70’lerde geçen trajik ve eğlenceli bir aile hikayesi. Yönetmen Daniele Luchetti’nin en çok dönemin özelliklerinden yararlandığını ve filmi o zamanın ruhuna göre inşa ettiğini söyleyebiliriz. Kahramanımız Dario’nun gözünden izlediğimiz sanatçı bir baba, kocasına çok aşık kendi halinde bir anne ve bir erkek kardeşten oluşan aileleri, zamanla bir rüzgara kapılıyorlar. Sanat ve sanatçı, sanat ve toplum ekseninde devam eden hikaye bu etkisini sona doğru sürdürüyor. Karakterlerin yaşadıkları değişimleri gayet net ortaya koyan film bu konudaki kozunu çok iyi oynuyor. Filmin hikayesinin otobiyografik izler taşıdığını öğrendikten sonra her şey daha ilginç hale geliyor. Giriş, gelişme ve sonuç şeklinde çok rahat ayırabileceğimiz bir gidişatla ilerleyen film sonunda damakta çok tatlı bir tat bırakıyor.

Tolga Demir

Me, Myself and Mum

Otobiyografik bir film olan “Me, Myself, and Mum (Ben, Kendim ve annem)”, filmin yönetmeni, senaristi ve başrol oyuncusu olan Guillaume Gallienne’in ilk sinema deneyimi ve ilk filminde sinemanın bütün nimetlerini tam ayarında kullanmasıyla hemen dikkatleri üstüne çekti. Filmin anlatımında kullandığı mizah ve kurgusunun başarısı zaten çok ilgi çekici olan bu hikayenin değerini birkaç kat katlıyor. Tabiri caizse gerçekten bir tek kişilik dev kadro şaheseri bu film.

Tolga Demir

Three Interpretation Exercises

Adından da anlaşılabileceği gibi “Three Interpretation Exercises (3 Oyunculuk Egzersizi)”, dörder kişiden oluşan üç grubun farklı mekanlarda gerçekleştirdiği performanslardan oluşuyor. Gerçekten birer prova niteliğinde gerçekleşen bu performanslar sırasında insanın varlığı, dünyadaki amacı, ölüm ve sonrası, medeniyet gibi konular İncil’den ve başka birçok kaynaktan yapılan alıntılarla tartışılıyor. Film, uzun süresine rağmen güzel akan diyaloglarıyla ritmini koruyor. Felsefeye ilgi duyan hemen herkesin dikkatini çekebilecek “Three Interpretation Exercises” fikir olarak deneysel ama kalan her şeyiyle gerçek bir film.

Tolga Demir

Liar’s Dice

Başrollerini, Geetanjali Thapa ve Nawazuddin Siddiqui’nin paylaştığı “Liar’S Dice (Zar Oyunu)”, aslen oyuncu olan Geetu Mohandas tarafından yazılıp yönetilmiş bir Hint filmi. Kocasından beş ay haber alamayan Kamla, kızı vu kuzusuyla yollara düşer. Yolda onlara Nawazuddin adında bir adam yardım eder. Yollarda başına türlü belalar da gwlen Kamla, kocasını bulduğunda hiç ummadığı bir durumla karşılaşır. “Keşke bi 15-20 dakika daha kısa olsaydı” diyeceğiniz film sürpriz sonu, iyi oyunculuklarıyla izlemeye değer bir yapım olmuş.

Özlem Durmaz

Field of Dogs

“Field of Dogs (Köpeklerin Tarlası)”, çağdaş Polonya üstüne çalışan ama geçirdiği kazadan sonra bir markette kasiyerlik yapmaya başlayan kahramanımızı anlatıyor. Kahramanımızın yaşatığı tramvaların üstüne eğilen film en başındaki kapalı kutu halini sonuna kadar sürdürüyor ve olaylar hakkında bir açıklama yapmıyor. Ayrıca film boyunca yapılan Dante ve Heidegger alıntıları ve yoğun sembolizmi ile boğucu bir atmosfer yaratıyor. Film, rüya ve gerçeklik arasında sıkça gelip giderek ilerlemeye çalışsa da kendi ayağına çelme taktığı oluyor. “Field of Dogs”, genel olarak “İlahi Komedya”nın bir uyarlaması gibi dursa da kendi çemberine sıkışmış bir film.

Tolga Demir

Coherence

2013’te Sitges ve Fantastic Fest’ten en iyi senaryo ödülünü alan “Coherence (Paralel Evren)”, senaryosuz, doğaçlamaya dayanan bir bilim kurgu. James Ward Byrkit’it yazdığı filmin görüntü yönetmenliğini Nic Sadler ve Arlene Muller üstlenmiş. Bir kuyruklu yıldız dünyanın yakınından geçicekken bir grup dost, akşam yemeği için buluşurlar ve garip olaylarla birlikte grupta da kırılmalar başlar. Klasik bir Anerikan bilimkurgu gibi başlayan film, olay örgüsü ve doğaçlamanın doğallığıyla benzerlerinden ayrılıyor. İzlerken ara ara tebessüm de ettiren gerilim dolu filmi izlemek eminim size de zevk verecek.

Özlem Durmaz

12345