16.05.2016
2015’in Gözden Kaçan Filmleri
Zekican Sarısoy
52 Tuesdays
Öylesine güçlü filmlerden biri ki, kendinden ve karakterlerinden başka her şeye kapılarını ardına kadar kapatan bir döngüsü var “52 Tuesdays”in. Sadece akışın içinde bir köşede oturup evinizde olup bitenlere bakıyorsunuz; aynı evinizde dönüp duran en yalın ve samimi haliyle.
New Queer Cinema’nın birbirinin devamı niteliğine iyice büründüğü son dönem sinema birlikteliğinde kendine türdeşleriyle aynı yolda farklı ayakkabılar ile yürümeyi seçenlerden olan 52 Tuesdays, sadece bir annenin yahut çocuğunun değil, bir anne ve çocuğunun birlikte yeniden doğumuna kadrajını odaklıyor. Odak noktası olarak seçtiği bu çekirdek ailenin anne ve kızı, en basit haliyle anne Jane (Del Herbert – Jane)’in yolun geri kalanını James olarak devam etmek istemesi üzerinden haritada yol alıyor. Ancak filmin eksenine koyduğu en başta ‘kimlik nedir?’ sorusunun zaman içinde peşi sıra sürüklediği kimlik nerede, nasıl ve ne zaman kazanılır gibi çok çeşitli varyasyonlara kucak açtığı yapısı belki de filmi en değerli kılan noktası. Bu şu şekilde oldu, sonra böyle gelişti, bir çatışmamız vardı ebeveynimizle ve sonuca bağladık minvalinden çokça uzakta olan 52 Tuesdays, karakterleriyle çalıştığı salı günlerini öyküsüne aldığı başka salılarla buluşturduğu ölçüde izleyiciyle buluşamayanlardan biri. Geçtiğimiz sene !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde görücüye çıkan ancak ne kapıdan ilk göründüğünde ne de sonrasında da haber alamadıklarımızdan.
El Botón de Nácar
Beyaz adamın bitmek bilmeyen lanetini bu kez beyaz perdeye taşıyan Şili’li yönetmen Patricio Guzmán oluyor. Bu naïf ama bir o kadar da hüzünlü belgeseli izlerken öfke duymak ve ufakta olsa aynı çembere dâhil olduğunuzu bilmenin verdiği kırgınlık hat safhada. Hafızadan silinen daha doğrusu sadece bir kaç parça tarihi nota iliştirilip rafa kaldırılan gerçekleri, yaşanıp kenarda bekletilen ve akabinde birbirini tetikleyen ardı arkası kesilmez travmatik süreçleri sinemanın verdiği o çok yönlü frekans ile anlatma peşinde olan belgesel film, bunu yaparken evrenin bir yerlerinde patlayan, çatlayan ve sonrasında yere düşen su damlalarının silinmez hafızasında sorularına cevap arıyor. Geride bıraktığımız senenin ilgi gören belgeselleri arasında ilgi görmeyen ve ötede beride bir yerlerde askıda bırakılan belgesel film, senenin tartışmasız şans verilmeyen filmlerinden biri oldu.
The Forbidden Room
Geçtiğimiz sene !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’ne konuk olan ve konuklarını içine girdiği yarı uyanık, yarı uyku halindeki nöbetten çıkarmak üzere konumlanan Guy Maddin’in, sinemanın gelip gelebileceği ender noktaların neler olabileceği konusunda ders verdiği filmi The Forbidden Room için bir film demek oldukça zor bir tespit. Varolan temel sinema dogmalarını makasla ortadan ikiye kesen film, çoğu kez video ile sinema anlatısının harmanladığı bir çizgide ilerliyor. İzleyicisini yarattığı hipnotik rüyaların ve hayallerin içine hızla ışınlayan film, birbirinden çokça farklı yer ve zaman atmosferini aynı cezvede kaynatıp, müthiş bir lezzet ile fincana koyma becerisini gösteriyor. Lakin bu çokça beceriye rağmen kalınan kayıtsızlık için “kahvenin tadının oldukça acı oluşu” yahut “geleneksel dışı lezzetlere kapalı olan bir damak zevkinden ötürüdür” yorumunu yapmaktan başka bir seçenek kalmıyor.
