03.01.2018

Yönetmen Koltuğu: Andrey Zvyagintsev

3)Elena – 2011

Zvyagintsev, ilk iki filminin aksine keskin bir dönüş ile bizleri doğanın uçsuz bucaksız koynundan şehre, dört duvar arasına hapsediyor Elena ile. Bu tercihinde anlatmak istediği hikâyenin yapısı etken olmakta sanırım. Zira insanlığın gelmiş olduğu durumu özellikle de Rusya özelinde anlatmayı seçen Zvyagintsev, kapitalizmin çok daha net görüneceği şehir hayatını odağına alır. Tıpkı Sovyetlerin yıkılmasından sonra Rusya’da gittikçe derinleşen, derinleştikçe de iki tarafın da birbirine artık asla kavuşamayacağı bir uçurumu oluşturacak üst ile alt sınıf arasında geçen Elena, bu kez baba figüründen daha çok anne figürünü ön plana çıkaran bir film.

Üst sınıftan olan Vladimir ile alt sınıftan gelen Elena’nın menfaatler temelinde kurulan evliliklerinde her birinin önceki evliliklerinden olan çocuklarının odağa yerleşmesi şaşırtmıyor. Zira Zvyagintsev, baba, anne ve çocuk üzerinden meselelerini temellendiren bir yönetmen. Bu kez çocuklar daha büyük hatta evli ve çocuklu. Elena’nın çalışmayan, evli ve çocuklu oğlunun para sıkıntısı Elena’nın en büyük derdi. Bu dert uğruna aslında sakin ve merhametli görünen Elena’nın yapamayacağı hamle yoktur. Burada araya hemen ülkenin durumunu gözümüzün önüne getirmemiz çok yerinde olacaktır. Vatandaşlarının hayatlarını, geleceklerini garanti altına alamayan, devlet kurumlarından itibaren her şeyiyle tamamen çürümüş, elle tutulur yanı kalmamış bir ülkenin bireylerinin başlarının çaresine bakmak zorunda kalmaları bu açıdan çok önemli.

Elena, torununun üniversiteye -ki bunun için de paraya ihtiyaç vardır- gidemezse çok zor koşulların geçerli olduğu zorunlu askerliğe alınacağını bildiği için kendisinden beklenmeyecek belki de asla yapmak istemediği şeyleri yapmak zorunda kalacaktır. Bir nevi her ne kadar yapmak istemese de devletin yerine getirmediği adaleti sağlayacaktır. Madem erkek (hükmedici, karar verici, devlet, Tanrı, İsa ya da diğerleri) eşitliğin sağlanmasına müsaade etmiyorsa kadın her ne şekilde olursa olsun gerekirse şiddet uygulayarak adaleti, eşitliği sağlar.

Zvyagintsev’in minimalist bir çizgide tamamen mavi ve gri renklerin kucağına bıraktığı ama ölüm ile bizleri yine oldukça sert bir şekilde hemhal ettiği, Philip Glass’ın filmin tedirgin edici atmosferine muhteşem uyum sağlayan müzikleri ile Elena, güçlü bir karakter filmi. Zvyagintsev’in filmografisinin öncesinde de sonrasında da çok tercih etmediği bir karakterin odakta yer alması durumu Elena’da çiğneniyor. Lakin peşinden sürüklendiğimiz Elena’nın Demokles’in kılıcı misali adaleti sağlayan hamlesi nedeniyle bir yandan onu desteklerken bir yandan da sorgulamak mümkün. Ne de olsa bu adalet sağlama hamlesinin tamamen bireysel bir çizgide kaldığı bir gerçek. Son tahlilde Elena, Zvyagintsev’in bir kadın karakteri odağına tam olarak alan tek filmi olması açısından da oldukça değerli. Mutlaka izlenmeli demekten kendimi almam mümkün değil bu nedenle de.