12.07.2017

Yönetmen Koltuğu: David Fincher

5)The Game (Oyun) – 1997

Fincher’ın Michael Douglas ve Sean Penn gibi iki başarılı oyuncuya sırtını yasladığı The Game, akıl almaz bir oyunun içine sürüklüyor bizleri. Filmin kahramanı Nicholas Van Orton gibi bir türlü yaşanılanları çözemediğimiz, her şeyden şüphelendiğimiz, adeta akıl tutulması yaşadığımız bir film ile karşı karşıyayız. Hatta dizlerimizin bağını çözen muhteşem bir final sahnesi izlediğimizi düşündüğümüzde bile yanıldığımızı anladığımız bir film. Zira o sahnenin hemen ardından başka bir final sahnesi gelmekte gecikmez.

Oldukça varlıklı ama bir o kadar da yalnız, rutin bir hayat yaşayan Nicholas’a çok da iyi bir ilişkisi olmayan kardeşi kırk sekizinci doğum gününde ona doğum günü hediyesi olarak bir oyun hediye eder. Hayatı boyunca kontrol manyağı olmuş Nicholas için oyun kelimesi bile çok uzaktır aslında. Fakat Nicholas kardeşine verdiği sözü tutmak adına pek de önemsemediği bu oyunu oynama kararı alır. İşte o andan sonra her şey çığırından çıkar, nefes bile almaya fırsat kalmayacak sahneler peş peşe perdede arzı endam eder.

Neyin gerçek, neyin oyun ya da neyin hayal, rüya olduğunu anlamak güçleşir, beynimizin her bir kıvrımını kullanmak zorunda kalırız. Tüm bu kafa karıştırıcı ve sinir bozucu sürece bir de Nicholas’ın babası ile ilgili üzerinden atamadığı travmanın görüntüleri de eklenir ve tam olarak Fincher’ın seyirciyi köşeye sıkıştıran evreni tamamlanmış olur. San Francisco’nun lüks malikânelerinden varoşlara, Çin restoranlarının arka sokaklarından lüks restoranlara kadar gezinen adeta bir şehir portresi ortaya çıkaran The Game, koşturmacası, sürprizleri, asla bozulmayan gizemi ile seyirciyi tamamen ele alan bir seyir zevkinin tam karşılığı.