26.09.2017

Yönetmen Koltuğu: François Ozon

2) Sous le sable (Kumun Altında) – 2000

Ozon, muhteşem oyuncu Charlotte Rampling’i başrole oturtarak en başarılı filmlerinden birine daha kariyerinin başlarında imzasını atıyor. Ozon, ilk sahne ile Michael Haneke’nin Funny Games filmini akla getirerek çıkılan tatilin çok da huzurlu günlere ev sahipliği yapmayacağının sinyallerini veriyor aslında. Üstelik yaşlı bir orta-üst sınıfa mensup çift ve bu çiftlerden birinin Rampling olması da yine Haneke filmi izleri taşıyor. Fakat tabii ki Ozon filminde asla Haneke filmlerindeki kadar bir sertlik karşımıza çıkmıyor tahmin edileceği üzere.

Marie’nin kocasının aniden ortadan kaybolması ve Marie’nin bu durumu kabullenemeyip, onun hayaliyle hayatına devam etmesi de takdir edersiniz ki yeterince sinir bozucu bir durum. Ozon, Marie’nin kocası Jean’a ne olduğunu da en azından biz seyirciler için çok kısa zamanda açık ediyor: Fakültede öğretmen olan Marie, derste Virginia Woolf’un The Waves eserinden parçalar okuyor. Bu eser ile tanışmayan seyirci bile Marie’nin okuduğu kısmın Woolf’un intihar etmeden önce kocasına yazdığı mektup olduğunu anlayabiliyor.

Marie’nin her ne kadar bizler gibi gerçeği anlamasına rağmen oynadığı oyunu sürdürerek Jean’ı en azından evin içinde hayalinde yaşatmasının yanında bir yandan da kendini yeni ilişkilerin rüzgârından alıkoyamaması Ozon filmlerinin neredeyse hepsinde vuku bulan üçlü ilişkiyi doğurur. Özellikle Sous le sable’deki seks sahnelerinin Ozon’un son filmi L’amant double’de neredeyse birebir tekrarlandığı inkâr edilemez.

Oyunculuklar, bitmek bilmeyen gerilim hissi, kamera oyunları, baş döndüren kadraj içi kadraj kullanımı ve yine tabii ki olmazsa olmaz pencere ve aynalar aracılığıyla yapılan oyunlar bu filmde de Ozon marifetiyle bizlerle buluşuyor. Son olarak Ozon’un filmlerine yedirmeyi çok sevdiği tıbbi bir mevzu da arz-ı endam ediyor karşımızda. Bu kez depresyon elbette. Zira Woolf’un sirayet ettiği bir filmde depresyon değil de ne olacaktı değil mi? Açıkçası Woolf’e çok büyük bir selam niteliğiyle de taşıyan bu eşsiz film Rampling olmasaydı çok eksik kalırdı diyerek son noktayı koymak istiyorum.