16.02.2017

Yönetmen Koltuğu: Theodoros Angelopoulos

Modernist sinemanın son bekçisi…

Modernist sinemanın son bekçisi olan Theodoros Angelopoulos’u da ne yazık ki yakın bir zamanda kaybetmemizin ardından bir dönemin daha kapıları kapanmış oldu. Fakat arkasında büyük bir külliyat bırakan – burada elbette nicelikten daha çok nitelikten bahsediyorum – Angelopouols, dönüp tekrar tekrar o döneme bakmamıza, tanımamıza sebep olan büyük bir insan olarak ayrıldı aramızdan. Yunanistanlı yönetmenimiz, üç döneme ayırabileceğimiz filmografisinin her döneminde acılarla yoğrulmuş ülkesinin tarihine uzanmış, hatta ve hatta tüm Balkanlar’ın kaderini odağına aldığı filmlerle de karşımıza çıkmıştır.

Angelopoulos, ilk filminden sonra genelde üçlemeler olarak çalışmayı tercih etmiştir. İlk olarak tarih üçlemesi filmlerinde ülkesinin yüzyıl boyunca yaşadıklarına odaklanarak daha politik filmler, ikinci dönem, kendi hayatına içsel bir yolculuk mahiyetindeki sessizlik üçlemesinde daha kişisel filmler çekmiştir.  Ve ne yazık ki nihayete erdiremediği son üçlemesi, ikinci filminin çekimlerinde talihsiz bir trafik kazasında hayatını kaybettiğinden dolayı yarım kalmıştır.

Filmlerinde Brechtyen bir anlayışı benimseyen, epik tiyatroyu adeta perdede yaşatan isim olan Angelopoulos, uzun plan sekansları ve bu plan sekanslar içerisinde gerçekleştirdiği zamansal atlamalarla namını duyurmuş bir yönetmendir. 360 derece kamera hareketleri, aynı mekân ve aynı plan içerisinde yaptığı zaman atlamalarıyla bir yönetmenden daha çok bir Tanrı gibidir. To Vlemma tou Odyssea’da aynı dans sahnesinde uzun bir dönemi özetlemesi inanılması güç bir meziyettir.

Angelopoulos, hüzünlü filmleriyle kendini var etmiştir hep.

Filmleri arasında karakterlerini dolaştırmayı sevdiği gibi bir şeyleri yarıda kesmekten de keyif alır. Belki de bu asla kendini tamamlayamamış bir ülke olan Yunanistan’a bir göndermedir. Başlayan her dans, her tiyatro oyunu, her düğün mutlaka yarıda kesilir. Düğün demişken Angelopoulos, düğün ve cenaze gibi hayatın en baş aktörlerini her filmine mutlaka yerleştirmeyi başarır. Hayatın bu iki yadsınamaz gerçeği ard arda karşımıza çıkar hem de. En önemlisi ise Angelopoulos filmlerinden Yunanistan’ı tanıyanlar bu ülkeye asla yaz gelmediğini düşünebilirler. Zira onun filmlerinde yaz mevsimine, doğan güneşe, aydınlığa yer yoktur. Angelopoulos, hüzünlü filmleriyle kendini var etmiştir hep. Kış, yağmur, kar ve özellikle de sis onun sinemasının vazgeçilmezleridir. Hep bir sisler ardından bakmamızı ister hikâyelerine. Bir de bu hüzünlü sahnelerine yerleştirdiği sökülen ve parçalanan Lenin heykelleri eklenince, hissiyat bir kat daha artar. Bir dönemin yıkılışı, yok oluşu…

Filmlerinin etkileyici atmosferi, Eleni Karaindrou’nun adeta bazı filmlerin baş aktörlerinden biri olan muhteşem müzikleri, ustalıklı senaryoları, derinlikli ama hiçbir şekilde özdeşlik kurmamıza izin verilmeyen – Angelopoulos karakterlerine kamerayı asla yaklaştırmaz-  karakterleri, muhteşem plan sekansları, zamansal atlamaları, kusursuz mekân seçimleri, imgeler üzerinden ilerleyen sinemasıyla her filminde bir başyapıt sunmuştur bizlere Angelopoulos. Bu başarısını sayısız ödül ile de taçlandırmış bu ismin hiçbir filmini birbirinden pek de ayırmak mümkün değildir. Bu eşsiz külliyattan diğer filmlerin affına sığınarak beş tanesini daha da detaylandıralım isterim.