22.08.2017

Yönetmen Koltuğu: Terry Gilliam

Hayalperest

Amerika doğumlu ama İngiltere’ye gönülden bağlı 76 yaşındaki Terry Gilliam, Monty Python adlı İngiliz komedi grubuyla başladığı yolda yine grup üyelerinden Terry Jones ile birlikte çektikleri Monty Python and the Holy Grail ile yönetmenliğe ilk adımını atmış bir isim. İngiltere’nin meşhur Kral Artur hikâyesinin bir parodisi olan bu film, Gilliam evreninin ilk işaretlerini de verir aynı zamanda. 1975’teki bu uzun metrajından bu yana üretmekten asla vazgeçmeyen Gilliam, on iki uzun metraj ile filmografisini büyütmeye devam etmekte. İngiliz mizahını her zaman daha çok benimsemiş olan Gilliam, filmlerinde de daha çok bu mizahı çalıştırmıştır.

Sinema dünyasının sahip olduğu en hayalperest yönetmen olarak düşündüğüm Gilliam, bu hayal gücünün sınırlarını zorlayan evrenine Lewis Carroll’un ölümsüz eseri Through the Looking-Glass, and What Alice Found There’yinin (Alis Harikalar Diyarında & Aynanın Öte Tarafı) ruhunu da ekler. Sürprizlerle dolu hayal dünyasında soluksuz bir gezintiye çıkan bir kız çocuğunun öyküsü, hayal kurmayı, düşüncelerin sınırsızlığına yolculuk yapmayı seven Gilliam sineması için tam da biçilmiş kaftandır ne de olsa.

Yıkılmış, Terkedilmiş, Kirli Mekânların Temsilcisi

Bu hayallerle, rüyalarla dolu filmografinin, aynı zamanda müthiş bir dizaynı da olmasa olmaz değil mi? Gilliam’ın tek tek seçerek yerli yerine koyduğu, her birinin farklı bir anlama geldiği imgeleri, her daim kirli, bozuk, yıkılmış, dökülmüş ya da tarihi, terk edilmiş, unutulmuş mekânları onun evrenini tamamlayan önemli etkenlerdir. Borularla işgal edilmiş, adeta teslim alınmış insanlık, at üstünde karşımıza çıkan şövalyevari düşlerin, rüyaların kahramanı, ortalıkta gezinmekten bıkmayan fareleri ve daha nice takıntı Gilliam, evrenini var eder.

Hayal gücünü görselliğe yansıtmakta usta olan Gilliam, renklerin diline de fazlasıyla önem verir: Renk paletini kullanmaktan imtina etmeyen yönetmenimiz, kırmızı, yeşil ve pembe tonlardan vazgeçemez asla. Bu renklerin diline olan dikkatini kamera kullanımıyla daha da etkileyici bir noktaya taşır: Gilliam kamerası öylesine hınzır bir şekilde çalışır ki her hareketiyle bir mesaj verir adeta. Tanrısal bakış açısı ise vazgeçilmezlerindendir.

Masallara, Geçmişe, Efsanelere Bağlı

Zamanlar arası gezintisi, zaman kavramını da muğlâklaştırır ayrıca. Time Bandist’de zamanın birçok dönemine yapılan yolculuklar ve Twelve Monkeys’in geçmiş ile gelecek arasında yapılan yolculukları en belirgin örneklerdir bu konuda. Geçmiş ile geleceği birbirine karıştıran Gilliam, bu süreçler içerisinde yaşanılan teknolojik değişimlere de parantez açmayı unutmaz. Genelde teknolojik gelişmelerin karşısına kendini konumlandıran yönetmenimiz her daim geçmişin değerlerine, masalların diline, efsanelere, tarihin tozlu sayfalarına kucak açar.

Son olarak bu hayalperest, masallarla yaşayan, geçmişe güçlü bağlarla sımsıkı bağlı, romantik ama aynı zamanda da çılgın, aykırı adam Gilliam’ın başını aksiliklerden de kurtaramadığını ekleyelim isterim. Bu talihsiz yönetmenimiz gerek yapım şirketlerine verdiği mücadelelerle gerekse The Imaginarium of Doctor Parnassus çekimleri sırasında başrol oyuncusu Heath Ledger’in hayatını kaybetmesiyle gerekse de uzun yıllardır çekmeye çalışıp da bir türlü yaşanan aksiliklerden dolayı tamamlayamadığı The Man Who Killed Don Quixote ile nam salmıştır sinema dünyasına. Ne diyelim, umarım bu talihsiz rüzgarın etkisinden kurtulup, Don Kişot efsanesiyle ve sonrasında çekeceğine inandığım birbirinden harika filmlerle en yakın zamanda bizleri buluşturur.